Kıbrıs’ta çözüme ne kadar yakınız?

Türkiye 2016’ya hızlı başladı.

Aslında dış politikada revizyonun ilk işaretleri geçtiğimiz yılın ortasında belirmişti. Ancak kasım ayında Rus uçağının düşürülmesinin yarattığı krizle baş edebilmek için atılan adımlar, epey bir süredir dondurulmuş halde bekletilen sorunların giderilmesine fırsat vermiş oldu. Türkiye NATO ile güvenlik bağlarını kuvvetlendirme ve AB ile ilişkileri canlandırma yoluna giderken, bir taraftan da Rusya’nın ekonomik yaptırımlarına karşı alternatif pazarlar yaratmak ve enerji kaynaklarını çeşitlendirebilmek amacıyla İsrail ve Mısır gibi devletlerle ilişkileri onarmaya çalışıyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin AB üyeliğinin önünde büyük bir engel teşkil eden Kıbrıs sorununun tekrar önem kazanması hiç de şaşırtıcı değil.  Kıbrıs’ta kalıcı barışın sağlanması, Akdeniz’in güvenliği açısından oldukça önemli; özellikle de bölgedeki mevcut askeri yığılma dikkate alındığında.

Üstelik bu düğüm çözüldüğü takdirde Türkiye ile İsrail arasında hayata geçirilmesi planlanan doğalgaz boru hattı projesi de pürüzsüz işleyerek Avrupa’nın enerji güvenliğine katkı sağlamış olacak.   Peki…2016 yıllardır kangren olmuş Kıbrıs sorununa çözüm getirebilecek mi?

2004’de Rum tarafının reddettiği Annan planının yarattığı umutsuzluk iklimi altında epeydir rafta bekleyen barış görüşmeleri geçtiğimiz yıl, Mustafa Akıncı’nın cumhurbaşkanlığına gelişiyle yeniden hayat buldu.   Akıncı’nın Kıbrıs’ın birleşmesine yönelik inancı ve bu yöndeki iyi niyetli çabaları Rum tarafındaki mevkidaşı Nikos Anastasiades’den de karşılık gördü. Böylece müzakereler için ortak bir yol haritası belirlendi ve hatta taraflar nihai bir anlaşmaya varmış olmasalar bile, karşılıklı görüşmelerde birçok sorunlu noktayı çözümleyerek geride bıraktılar.  Bu açıdan, Akıncı ve Anastasiades’in geçtiğimiz hafta Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptıkları açıklamalar ümit vericiydi.  Anastasiades, adada artık devam ettirilemez olan statükonun 2016’da ortadan kalkacağını belirtirken, Akıncı da, her iki tarafın kabul edeceği bir çözüme-siyasi eşitlik, AB değerleri ve prensiplerine dayalı, iki bölgeli bir federasyon-ulaşmak için kararlı olduklarını yineledi.

Davos’tan iyi haberler gelirken, Türkiye geçtiğimiz hafta ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ı ağırladı. Rum lobisiyle yakın ilişkileri olan Biden, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik katkılarıyla da tanınıyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu’yla görüşmeleri ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, Biden’a 2014’te Kıbrıs’a yapmış olduğu ziyaret sebebiyle teşekkür eden Davutoğlu, ABD’nin Kıbrıs barış görüşmelerinde önemli bir rol oynayacağını söyledi.

Bir bakıma İran’la başarıyla tamamlanan nükleer müzakerelerin verdiği cesaret, ABD’yi Kıbrıs sorununa daha etkin şekilde eğilmeye teşvik edebilir. Hele bir de çözüm sağlandığı takdirde bu, 2016 sonu itibariyle görevi bırakacak olan Başkan Barack Obama’nın siciline bir başka diplomatik galibiyet olarak geçer.  Kıbrıs meselesinin çözümüne yönelik diplomatik temaslar yoğunlaşmışken, İstanbul Kültür Üniversitesi’ne bağlı Global Politikalar Merkezi (GPOT Center), Kıbrıs Rum Kesimi ana muhalefet partisi AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu’nun katıldığı bir yuvarlak masa toplantısı düzenledi. Dışişlerinin daveti üzerine İstanbul’a gelen Kiprianu, resmi temasları öncesi barış görüşmelerinin son durumuna ilişkin değerlendirmelerini paylaştı.  Müzakere sürecinden umutlu olduğunu belirten Kiprianu, güç paylaşımı, mülkiyet hakkı ve güvenlik olmak üzere başlıca üç maddenin çözüme kavuşması gerektiğini söyledi.   Kiprianu’ya göre taraflar adada yönetim ve güç paylaşımı konusunda az çok uzlaşmaya varmış durumda. Ancak mültecilerin mülkiyet hakları konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değil.  Evlerinden olmuş insanların önlerinde üç seçenek var; mallarının iadesi, verilecek başka bir konuta taşınmak veya tazminat.  Kiprianu, liderler tarafından telaffuz edilen tazminat miktarlarının abartılı olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını savunuyor. Mültecilerin yukarıda bahsi geçen üç seçenekten hangisini tercih edecekleri belli olmadan tazminat için kesin bir rakam belirtmenin sağlıklı olmadığını söylüyor.  Bu arada Kıbrıs’ta ne Rum ne de Türk tarafı finansal bakımdan tazminatın altından kalkamayacağı için gözler ABD ve AB gibi dış aktörlere çevrilmiş durumda. Kiprianu finansal destek arayışlarını “Kıbrıs’ta barışın maliyeti” olarak tanımlıyor.  Görüşmelerin en sorunlu kısmına gelince… Kiprianu güvenlik diyor; özellikle garantör devletlerin alacağı pozisyonlar.  Tarafların samimi çabalarına karşılık, Kıbrıs konusunda çözümün, Rum kesiminde Mayıs ayında yapılacak parlamento seçimlerinden önce gelmesi gerçekçi görünmüyor. Ancak, ekonomi ve güvenlik alanında ortak çıkarlar, Kıbrıs sorununun çözümü açısından tüm taraflar için kuvvetli bir itici güç oluşturmakta.  Diplomatik temasların devam ettirilmesi konusunda bu denli kararlılık sergileyen iki liderin varlığı ise Kıbrıs’ta kalıcı barışın sağlanması adına kaçırılmaması gereken büyük bir fırsat.  Birçok açıdan 2016 Kıbrıs için kritik bir yıl olacağa benziyor.

Political resolve fuels hope over Cyprus

Turkey has made a diplomatic jumpstart to 2016.

The settlement of dormant conflicts gained momentum with the Nov. 24, 2015, downing of a Russian jet as Turkey felt the urge to enhance its security ties with NATO and reinvigorate negotiations for EU membership while seeking ways to mend the broken ties with countries such as Israel and Egypt in order to diversify its economic markets and energy resources.

In this context, the Cyprus issue, which continues to loom over Ankara’s potential EU membership, has regained importance.

The settlement of the Cyprus conflict is crucial in terms of maintaining security in the Mediterranean during such a tumultuous period. It will also provide a healthier ground for energy cooperation between Turkey and Israel and thus contribute to Europe’s energy security.

Will peace find a chance?

Long-stalled peace talks have been reinvigorated following Mustafa Akıncı’s election as northern Cypriot president last April. Akıncı’s goodwill and faith in the reunification of Cyprus found resonance with his Greek Cypriot counterpart, Nikos Anastasiades.

The synergy between the two has even enabled them to set a timeline for the resolution of the Cyprus conflict by March. Indeed, as a result of intense negotiations, the parties have reached a common understanding on the main issues – even if they are still short a full agreement.

In this respect, the declarations made by Akıncı and Anastasiades at the World Economic Forum in Davos last week were encouraging.

While Anastasiades said 2016 could be the year to end the unacceptable status quo, Akıncı reiterated his determination to achieve a mutually acceptable solution based on a bi-zonal federation with political equality as well as European values and principles.

Amid the good news from Davos, Turkey hosted last week U.S. Vice President Joe Biden, who is known for his close ties with the Greek lobby and his efforts for the resolution of Cyprus. During a joint press meeting, Turkish Prime Minister Ahmet Davutoğlu thanked Biden for visiting Cyprus in 2014 and said the U.S. would play an important role in Cyprus peace talks.

Indeed, with the wind at his back following the Iranian nuclear deal, the settlement of the Cyprus issue presents an opportunity for U.S. President Barack Obama to build on his legacy before he leaves office.

Just as diplomatic efforts over Cyprus are accelerating, Istanbul Kültür University’s Global Political Trends Center (Gpot) organized a roundtable meeting last week hosting Andros Kyprianou, general-secretary of the Progressive Party of Working People (AKEL), who was scheduled to have a meeting with both the Prime Minister and the Foreign Ministry the next day.

When asked about the current state of the peace talks, Kyprianou said he remained hopeful, while underlining three focal points requiring settlement: power sharing, property rights and security.

According to Kyprianou, the sides have largely reached a consensus on how to share executive power. However, little progress has been made regarding the property rights of refugees.

The people who lost their homes have three options ahead – return, resettlement or compensation.

Kyprianou said the amounts of compensation proffered by leaders are an exaggeration, and claims that without knowing the number of people who would apply for the compensation option, it is not possible to determine the exact amount to be paid as compensation.

Since neither the Greek nor Turkish side is able to undertake the financial burden of compensation, they have both turned to third parties such as the EU and the U.S. for financial assistance – something that Kyprianou describes as the cost of peace in Cyprus.

As for the most troubling part of the negotiations, security, Kyprianou particularly emphasizes the future positions of the guarantor states.

Despite the sincere commitment of the parties, it would seem unlikely that a settlement will be reached before the Greek Cypriot parliamentary elections in May. However, shared economic and security interests in the region create a strong incentive for all parties to benefit from the resolution of the Cyprus issue.

Particularly, diplomatic resolve of the parties presents an unprecedented window of opportunity that shouldn’t go wasted.

Thus, 2016 marks a critical year for Cyprus.

ABD’nin Suriye politikasını savunmak mümkün mü?

Suriye’nin Lübnan sınırındaki Madaya kasabası altı aydır hükümet güçlerinin kuşatması altında. Yaklaşık 40 bin kişinin yaşadığı tahmin edilen Madaya’da insanlar çimenleri kaynatıp, etrafta buldukları kedi ve köpekleri kesip yiyerek açlıkla mücadele etmeye çalışıyor. Sene 2016.

Bölgeye dair insanın içini parçalayan fotoğrafların sosyal medyaya yayılmasını takiben en sonunda hükümet, Kızılhaç ve Dünya Gıda Programı’nın (WFP) gönderdiği yardım konvoylarının geçişine izin verdi.

Mart 2011’den bu yana Suriye iç savaşında ölenlerin sayısı 250 bini geçti, yedi milyondan fazla Suriyeli ülkesini terk etti, geride kalanlar ise yaşam mücadelesi veriyor. İşgalcilerin elinde tuttuğu bölgeler Beşar Esad yönetiminin kuşatması ve yoğun varil bombası yağmuruna maruz. Suriyeli Kürtlerin elinde bulundurduğu topraklarda  egemenlik mücadelesi sürerken; IŞİD hâkimiyeti altında yaşayanların dramı bambaşka.

Esad yönetiminin tüm hesapları boşa çıkartarak Rusya ve İran’ın desteğiyle ayakta kalmış olması, iç savaşın bitirilmesi ve özellikle IŞİD’le mücadele konusunda derin bir çelişki yaratıyor.

Varlık sebeplerini Esad’ın mezhepsel kıyımlarına dayandıran grupların,

varil bombaları ve hatta kimyasal saldırılardan sağ kalmayı başarmış halkın geçici de olsa Esad’lı çözüm sürecini kabul etmesi bekleniyor.

Bölgede etkinlik mücadelesi veren güçler bir türlü uzlaşamadığı için Esad’ın yönetimden gitmesini öngören sürecin nasıl işleyeceğine dair ayrıntılar hep gölgede. Keza Esad’a alternatif olarak masaya oturtulacak muhaliflerin kimliği üzerinde de tam anlamıyla uzlaşma sağlanmış değil.

Tüm bunlar olurken insanın aklı ister istemez Guta’daki kimyasal saldırının yapıldığı 2013 yazına gidiyor. Daha henüz IŞİD belası Musul’u alarak son sürat Irak ve Suriye’yi tozu dumana katmadan bir yıl öncesine… Şayet ABD Başkanı Barack Obama kırmızı çizgileri geçen Esad’a karşı uluslararası güçlerin desteğiyle müdahale gerçekleştirmiş olsaydı, bugün nasıl bir dünyayı tartışıyor olurduk?

Dış politikada realist yaklaşımıyla tanınan Stephen M. Walt, Afganistan, Irak ve Libya’da yaşanan başarısız örnekleri gerekçe göstererek en başından beri ABD’nin Suriye’ye müdahaleye etmesine karşı çıkmış isimlerden biri. Foreign Policy dergisinde tam da geçtiğimiz hafta ‘Realist bir dünya nasıl görünürdü?’ başlıklı bir yazı yayınladı. Yeni muhafazakarlarla, uluslararası müdahale yanlısı liberalleri aynı kefeye koyarak yerden yere vuran Walt’a göre, Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana ABD dış politikasındaki başarısızların temelinde realist perspektiften sapılması yatıyor.

Walt’a göre Suriye’ye askeri müdahale ABD’nin çıkarına değildi. “Esad gitmeli!” demek yerine, rejimi uzlaşmaya ikna ederek iç savaşın önlenmesine odaklanmak gerekirdi diyen Walt, bu noktada ikna yöntemleri hakkında detaya girmemiş tabi.

Tarihi yeniden yazma olanağımız yok. 2013’te bir askeri operasyonla Esad rejimi devrilmiş olsaydı -Rusya ve İran’ın tepkilerini de bir kenara koyalım- Suriye’de barış ve istikrar sağlanır mıydı? Bunun cevabını kesin olarak vermek mümkün değil. Ancak başarısız askeri müdahalelerin ABD’nin Suriye’de yaşananlara seyirci kalmasına kılıf yapılması bugün sahadaki gerçekleri değiştirmiyor.

Hata Esad yönetimine dair kırmızı çizgileri ilan etmekte miydi yoksa bu çizgilerin ihlaline tepkisiz kalmakta mı?

Dünya lideri konumundaki ABD güç kullanma konusundaki gönülsüzlüğünü açığa vurarak, caydırıcılığını yitirdiği gibi başka aktörleri de kuralları yok saymaya teşvik etmiş oldu.

ABD’nin Ortadoğu’ya mesafeli yaklaşımının doğurduğu güç boşluğu Rusya’nın Akdeniz’e yerleşmesiyle sonuçlandı.

Irak’ta doğan, Suriye’de palazlanan, gücünü mezhep düşmanlığından alan IŞİD, kanser gibi dünyanın dört bir yanında metastaz yapıyor. Farklı isimlerle Libya, Tunus, Mısır, Nijerya ve daha birçok yerde kök salmakta. Yetiştirdiği cihatçılar sadece Ortadoğu’yu değil, Avrupa ve ABD’yi, yani Batı’nın konforlu hayatını da tehdit etmekte.

Suriye’deki iç savaşın yol açtığı, çağımızın kavimler göçüne benzetilen mülteci sorunu, insani boyutu bir yana, sığınılan devletleri kimlik sorunları ve güvenlik zafiyetiyle de baş etmek zorunda bırakıyor. Başta AB olmak üzere batı dünyası surlarını yükselterek kendini güvence altına alabileceğini şeklinde nafile bir çaba içinde.

Türkiye ise Suriye’deki iç savaşın yıkımını maddi manevi en çok hisseden ülkelerin başında.

En son yazı yazılırken haberi ulaşan Sultanahmet’teki patlamanın Suriye vatandaşı olduğu belirlenen canlı bomba tarafından gerçekleştiği açıklandı. Suriye’de vesayet mücadelesi veren güçler anlaşmadıkça bu son da diyemeyeceğiz ne yazık ki.

Geriye dönüp bakıldığında, ABD liderliğinde yapılacak askeri bir müdahale Suriye’de sihirli değnek etkisi yaratmayacaktı belki, ancak 2013’ten bu yana yaşanan gelişmeler ışığında dünyanın daha güvenli bir yer olmadığı kesin.

Ready for an independent Kurdistan?

Masoud Barzani, the head of Iraq’s Kurdistan Regional Government (KRG), seems ever more determined to hold a referendum on independence.

While the entire region is being redesigned, the Kurdistan Regional Government’s (KRG) willingness to seize the opportunity is understandable. Turkey’s response, however, will be critical, particularly as the prospects for the revival of the peace process with its own Kurds seem so dim and an ongoing insurgency threatens to spread across the country.

Since mid-2015, when Baghdad failed to pay the KRG a 17 percent share of the federal budget – prompting the KRG to export crude independently – Turkey has been the neighbor of a de facto independent Kurdish state in northern Iraq.

But a formal declaration of independence would be a giant step with ramifications for Iraq’s territorial integrity as well as the future of the Kurdish movement in the region, including Turkey’s Kurds.

Henri J. Barkey, the director of the Middle East Program at the Woodrow Wilson Center, asserts that Turkey makes a distinction between “bad Kurds” and “good Kurds,” noting that Syria’s Democratic Union Party (PYD), together with the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK), fall into the former as they present a threat to Turkey’s integrity, whereas the KRG falls into the latter as a result of growing interdependence between Ankara and Arbil.

The fact that Turkey tried to insulate bilateral relations with the KRG from developments in Syria and an insurgency at home reflects such a duality in Turkey’s approach to the region’s Kurds.

Aydın Selcen Turkey’s former consul general in Arbil, points at a  similar duality observed in Turkey’s relations, not only favoring Arbil over Baghdad but also favoring Arbil over Suleymaniye, in a way to distinguish between the main political actors in northern Iraq, namely the KDP, KYB and Goran.

In this context, Barzani’s visit to Turkey early last month marked a watershed in terms of bilateral ties regarding diplomatic symbols. For the first time, along with Iraqi and Turkish flags, a Kurdistan flag was present in the meeting room, eliciting enthusiasm in the Kurdish press and even giving rise to interpretations that it was a green light for Kurdish independence.

Even before Barzani’s visit, President Recep Tayyip Erdoğan assumed a neutral position last May, saying a decision on independence was a domestic issue for Iraq.

It is true that compared to its ties with Baghdad, which is overtly under Iranian influence, Turkey boasts much more cordial relations with Arbil.

The KRG constitutes an important market for Turkish exports. Besides, about 650,000 barrels of Iraqi crude oil reaches Turkey’s Ceyhan Port every day for export to world markets.

Apart from the oil trade, huge reserves of natural gas in northern Iraq have whetted the appetite of Turkey’s energy sector, particularly at a time when relations with both Russiaand Iran, two of the main gas suppliers to Turkey, have been strained. According to Bosphorus Energy Club Chair Mehmet Öğütçü, the infrastructure to carry natural gas from the KRG to Turkey will be ready in three years and that the bid to build the Şırnak Natural Gas Pipeline is expected to be opened in February.

There is also a security dimension to bilateral ties between Ankara and Arbil. Turkey has operated a number of military bases in northern Iraq since the 1990s and Turkish military advisers have been training Kurdish Peshmerga forces against the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL) for over a year.

Nevertheless, interdependence does not guarantee a positive reaction from Turkey in the event of a declaration of independence. This said, possessing an unfavorable view of independence and preventing its occurrence are two different things.

With Turkey facing an autonomous Syrian Kurdistan amid the prospects of an independent Kurdistan in northern Iraq, reinvigorating its own peace process will certainly strengthen Turkey’s hand vis-à-vis its own Kurds without damaging relations with Arbil.

2016’dan ne beklemeliyiz?

2015’i geride bırakırken, güç siyasetinin uluslararası arenaya havalı bir dönüş yaptığı, coğrafi konum ve sınırların yeniden önem kazandığı; diğer bir deyişle jeopolitiğin, küreselleşmeye galip geldiği bir döneme giriyoruz.

Savaşların harap ettiği eski kıtada, kalıcı barışın sağlanması için, yıllar boyu ince dokunmuş bir siyasetin ürünü olan AB entegrasyon projesi, varoluşsal bir krizin içinde. Ne sınırlara örülen dikenli teller, ne de birçok Avrupa ülkesinde zemin kazanan sağ partilerin ustaca kullandıkları yabancı düşmanı ve İslamofobik üslup birliğin temelindeki liberal değerlerle örtüşüyor.

Gerek ekonomik gerekse kültürel anlamda kendini yenileyemeyen, genişleyemeyen ve en sonunda içe dönerek birliği muhafaza etmeye yönelen AB, 2017’ye dek yapılması planlanan İngiltere’nin referandum sonucuna göre çözülme riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Zamanında modernleşme teorisini baş tacı edenler, küresel kapitalizmin zenginleştireceği orta sınıfların demokrasi talepleri sayesinde dünya üzerinde demokratik rejimlerin sayısının artacağı bekliyordu. Ne var ki demokratik dönüşümlerin doğrusal bir gelişim göstermediği, farklı siyasi kültürlere sahip ülkelerde farklı sonuçlar verdiği görüldü.

İlerleyen dönemde kapitalizmin servet dağılımında yarattığı eşitsizlik sistemin bizzat kendisini tehdit eder hale geldi.

Dahası demokratik dönüşüm süreçlerinin yarattığı istikrarsızlığın, doğurduğu “çökmüş devlet” sorununun, otoriter yönetimlerden çok daha büyük bir tehdit oluşturduğu anlaşıldı. Bakınız, Arap Baharı sonrası Ortadoğu…

Bir zamanlar demokrasinin ihraç edilebileceğini zannedenler, fabrika ayarlarına geri döndü. Demokrasi – istikrar ikileminde istikrar kazandı.

Başkan Obama’nın dümeni devralmasından bu yana, ABD’nin gönülsüz liderliğine mukabil, rakiplerin güç boşluğundan yararlanmaya çalıştığı, çok kutuplu bir dünya sisteminin ortaya çıkışına tanıklık ediyoruz. Rusya, Ortadoğu’ya, hatta bir anlamda Akdeniz’e indi. Çin’in arka bahçesini ABD’ye kaptırma niyeti yok…

Bu dengeler 2016 başkanlık seçimlerinde daha şahin bir demokratın veya müdahale yanlısı bir Cumhuriyetçi’nin Beyaz Saray’ın idaresine geçmesiyle uzun vadede  çok farklı bir seyir izleyebilir. İran’la nükleer anlaşma gibi Obama yönetiminin dış politika kazanımı olarak sunduğu birçok hamlenin geleceği de halefinin izleyeceği politikalara bağlı.

Dünya çapında enerji kaynaklarındaki arz fazlasının ne şekilde dengeleneceği, fiyatları ve dolayısıyla siyasi hesapları da kuşkusuz etkileyecek. Daha şimdiden Suudi Arabistan’ın 2016 bütçesinde harcamaları kısabileceği tartışılıyor. Ortadoğu siyasetinin finansörü elini cebine atmadığı takdirde, örneğin Yemen’deki operasyonun seyri veya Mısır-Rusya yakınlaşması farklı bir boyut kazanabilir.

11 Eylül saldırılarından bu yana, küresel terörle mücadelede belirgin bir yol kat edildiğini söylemek mümkün değil. Salt askeri güç, ideolojiyi alt edemiyor, toprağa düşen cihatçının yerini bir başkasının almasını engelleyemiyor. Terör örgütleri mantar gibi çoğalırken, sivillerin gündelik yaşamını hedef alan saldırılar, devletlerin ulusal çıkarlarını ‘insan güvenliğini’ merkeze alacak şekilde yeniden tanımlamasını elzem kılıyor. Dış politika artık sadece yöneticileri ilgilendiren bir mevzu olmaktan çıkmış durumda; ilk elden bireylerin hayatını etkiliyor.

Dahası tehdit tanımı da genişliyor. Artık düşman sadece fiziksel güçle değil, teknolojiyle de saldırabiliyor. Son günlerde ülkemizde iletişim ve bankacılık ağlarını çökerten siber saldırılar gelecekte yaşanacak mücadelenin provası niteliğinde.

Böylesi bir dünyada, çağımız insanının baş etmek zorunda kaldığı en temel sorunlardan biri korku. Daha ürkütücü olan, kendisini bu korkunun üzerine inşa eden popülist siyasetin küresel yükselişi…

Demokratik rejimlerde, hükümetlerin iktidarda kalabilmeleri için rıza yaratmaları gerekli. Bu rızanın maddi boyutunu rant dağıtımı oluşturuyorsa manevi tarafını da bugün popülizm hallediyor.

Nasıl mı?…

Toplum içindeki güvensizlikleri, hoşnutsuzlukları yatıştırmak, uzlaştırmak yerine alevlendirerek, ‘yaratılan’ iç düşmanlara karşı kalabalıkları birleştirme yoluna giderek…

Meydanları ıslıklara, yuhalamalara boğan, bu ‘tutmayın beni’ siyaseti, düşünmeden fikri olanları heyecanlandırıyor, kalabalıkları coşturuyor. Ve ne yazık ki bu trendden demokrasinin beşiği ABD de, Avrupalı devletler de ve tabi Türkiye de nasibini alıyor…

Çevrenizdeki insanların diyaloglarına kulak kabarttınız mı? İnsanlar konuşmuyor artık; adeta kusuyor. İçlerinde biriktirdikleri ne varsa…

Bu durum belki de demokrasinin bugüne kadar karşılaştığı en büyük tehdit. Çünkü azınlığın çoğunluk tarafından ezilmesini engellemek üzerine kurulu demokrasi, çoğunluğun tahakkümünü milli irade ile eş tutarak meşru kabul eden bu zihniyet karşısında çaresiz kalıyor.

Giderek artan toplumsal kutuplaşma neticesinde birbirine yabancı, güvensiz, dahası birbirine kin besleyen insan topluluğuna dönüşüyoruz. Ne acılarda, ne sevinçlerde birleşebiliyoruz.

Tüm bunlara ülkenin güneydoğusunda sürmekte olan ve uzmanların şehirlere taşınması olasılığına karşı uyardıkları çatışma ve iç savaş halini de eklediğimizde, 2016’dan ancak 2015’i aratmamasını dileyebiliriz…

İyi seneler…

Herald of Thaw between Turkey & Israel

Five years after the Gaza flotilla raid, Israel and Turkey have finally reached an understanding on a reconciliation agreement.

For those who have been following Turkish-Israeli relations closely, it was not a surprise. Even before the elections, there were signals of a possible thaw between the two countries.

Amidst the turmoil in the Middle East, both countries have shared interests in the region such as balancing the rise of Iran, cooperating against the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL) and energy cooperation. Devamı…

Israel not ready to lift embargo

Last Sunday, the first public celebration of Hanukkah in the history of the Turkish Republic was staged in Ortaköy.

Within hours of the candle ceremony, President Recep Tayyip Erdoğan referred to Turkish-Israeli relations, suggesting that the gesture would not be restricted to just lending a new shine to Turkey’s image in terms of respect for minorities, but that they aimed to melt the ice between the two countries.

The response to Erdoğan, who posited that a rectification of the relations of ties between Turkey and Israel would benefit the entire region, was not long in coming. Israeli Foreign Devamı…

İsrail ambargoyu kaldırmaya hazır değil!

Geçtiğimiz pazar günü, Cumhuriyet tarihinde ilk kez kamuya açık bir alanda Hanuka kutlaması yapıldı. Yıllarca dünya başkentlerinde görüp imrendiğimiz bu coşkulu mum yakma geleneğinin, artık kendi ülkemizde de uygulandığı görmek, farklı din ve kültürlerin tanınması açısından oldukça anlamlı bir adımdı.
Her ne kadar tören Beşiktaş Belediyesi tarafından düzenlenmiş de olsa, plan aşamasından, organizasyonun sorunsuz yürütülmesine dek Emniyet’in işbirliği ve hükümetin desteğinin hissedildiğini not etmek gerek.
Dolayısıyla, daha mum töreninin üzerinden birkaç saat geçmeden, Türkmenistan dönüşü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uçağından Türkiye – İsrail ilişkilerine atıfla yaptığı açıklamalar, bu jestin sadece azınlıklara saygılı bir Türkiye imajını parlatmakla kalmayıp, iki ülke aradaki buzları eritmeyi de amaçladığını ortaya koymuş oldu. Devamı…

Robert Kaplan’ın kehaneti ve mülteci krizi

Soğuk Savaş ertesi, liberal paradigmanın tüm iyimserliğiyle dünya siyasetine hakim olduğu 1994’te, The Atlantic dergisi ‘Yaklaşan Anarşi’ isimli bir makale yayınlar. Robert D. Kaplan, yazısında, medeni dünya sakinlerinin huzurunu kaçırmak pahasına, iklim değişikliği ve artan nüfusa bağlı çevresel yıkımlar, kaynak paylaşımı üzerinden savaşlar, çökmüş devletlerin yan ürünü olarak türeyen organize suç çeteleri, salgın hastalıklar ve kitlesel göçün güvenlik tehdidi oluşturacağı bir gelecek öngörür. Çıkış noktası ise Afrika kıtasıdır.
Bugüne hızlı bir geri dönüş yaparsak, Kaplan’ın öngörülerinde haklı çıktığını söyleyebiliriz. Üstelik yalnızca Afrika değil, Ortadoğu ve Asya’yı da içine alan bir coğrafyadan bahsetmek durumundayız. Devamı…

Işid’i yenmek mümkün mü?

Başına gelen felaketleri yorumlamaya çalışmak insanoğlunun travmayla baş etme ve iyileşme sürecinin bir parçası. Paris’i vuran terör olayları ardından yapılan, “Yeni bir dünya savaşı mı?” tartışmaları da aynı amacı taşıyor.
Irak’ta doğup Suriye’de serpilen ve tüm dünyaya ihraç ettiği şiddetin dozunu giderek artıran IŞİD’in bugün küresel güvenlik tehdidi oluşturduğu üzerinde neredeyse tüm devletler hem fikir.
Yapılması gerekense herkesçe malum. IŞİD’in elinde bulundurduğu insan gücü, askeri lojistik ve doğal kaynaklardan mahrum edilmesi; maddi gelirlerinin kesilmesi. Hâlihazırda Rakka’nın kuşatılması, gerek Suriye gerekse Irak’ta yürütülen askeri operasyonların başlıca hedefi de bu zaten. Devamı…