The Muslim Brotherhood bears the cost of reset in Mideast

The growing closeness between Riyadh and Ankara is pushing the latter to adopt a more balanced and distanced attitude toward the Muslim Brotherhood, an organization it once embraced wholeheartedly.

Intending to “lead the winds of change in the Middle East,” Turkey made supporting a government of its ideological fellow traveler, the Muslim Brotherhood, the linchpin of its Middle East policy. Such moves were not limited to Mohamed Morsi in Egypt, but came to encompass Tunisia, Libya and Syria, drawing Turkey and Qatar closer together while simultaneously driving it further away from the great defender of the status quo, Saudi Arabia. What’s more, its failure to adapt its foreign policy line to the changing conditions severely isolated the country in the region.

When Morsi was overthrown in a coup in 2013, the wind started to blow the other way.

The disagreements between Turkey and Saudi Arabia about the Muslim Brotherhood were put on the back burner amid more pressing foreign policy concerns over the nuclear negotiations between the United States and Iran, the emergence of the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL) in Syria and the deepening of the problems in Yemen. In this context, King Salman’s accession to the throne enabled both countries to open a new page in bilateral relations.

In the meantime, Iran’s rise, which drove the Saudis and other Gulf countries closer to Israel, provided Ankara with an opportunity to improve its ties with Tel Aviv in an effort to end its regional isolation.

While the negotiations to normalize Turkish-Israeli ties might appear to have become bogged down in discussion of the Gaza embargo and Hamas’ activities in Turkey, signing the agreement is a matter of time.

In this respect, let us not forget how Turkey deported senior Hamas figure Salih Aruri at the end of 2015 without fanfare.

In parallel to the Turkish-Israeli negotiations, a possible compromise between Egypt and Hamas could contribute to improved ties between Turkey and Israel, as well as Turkey and Egypt, the third aspect of the reset.

The Abdel Fettah el-Sisi government has accused Hamas, which it describes as the Palestinian arm of the Muslim Brotherhood, of supporting terror attacks by Sinai Province, which has pledged allegiance to ISIL. Moreover, there have been accusations that Hamas’ Turkey office was behind last year’s assassination of Egyptian chief prosecutor Hisham Barakat.

Nevertheless, Egypt is warm to the idea of opening the Rafah border crossing to Gaza on the condition that Hamas cuts its ties to the Muslim Brotherhood, stanches the flow of militants from Gaza to the Sinai and halts arms smuggling.

Hamas’ recent deployment of up to 300 soldiers to secure the border with Egypt – despite suspicions that it was a tactical maneuver – could indicate a possible thaw in ties with Egypt.

Husam Badran, a Hamas official residing in Qatar, sought to distance his movement from the Muslim Brotherhood, saying: “Although we come from the same ideological line as the Muslim Brotherhood, we are a Palestinian liberation movement. Our decisions come from our own advisory boards and the Hamas leadership.” The comments suggest expedience could come to outweigh ideology.

Is it possible to say the same thing about Egyptian-Turkish ties?

In truth, the anticipated rapprochement occasioned by the Egyptian FM’s appearance at the Organization of the Islamic Conference (OIC) in Turkey did not come to fruition. However, the fact that talk of “Rabia” did not appear in Turkey’s official or public rhetoric throughout the summit suggests that Ankara might be moving toward a more realistic politics.

Likewise, the United Arab Emirates’ decision to send an envoy back to Ankara for the first time in two years following Turkish FM Mevlüt Çavuşoğlu’s visit to Abu Dhabi is another result of the revision in Turkey’s foreign policy.

Such developments were likely discussed during Hamas chief Khaled Mashaal’s talks in both Ankara and Qatar.

Ultimately, even though the AKP government cannot completely turn its back on the Muslim Brotherhood out of considerations for its domestic audience, the current situation is pushing Ankara to follow a foreign policy path that is contingent on expedience, realism and balance rather than ideological values.

Ortadoğu’da ‘Reset’in faturası Müslüman Kardeşlere

Dış politikada Riyad-Ankara yakınlaşması, özellikle Suudi arabuluculuğunda bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilerin yeniden tesisi, Ankara’yı bir zamanlar cansiperane savunduğu Müslüman Kardeşler’e yönelik daha dengeli ve mesafeli bir konum geliştirmeye itiyor.

Arap Baharı olarak nitelediğimiz özgürlük ve değişim dalgasını yönetme fikriyle yola çıkan Türkiye, Ortadoğu politikasının omurgasını ideolojik yakınlık beslediği Müslüman Kardeşler hareketinin iktidarını desteklemek üzerine kurmuştu. Yalnızca Mısır’daki Muhammed Mursi iktidarıyla sınırlı olmayıp, Tunus, Libya ve Suriye’yi de kapsayan bu siyaset Türkiye’yi Katar ile yakınlaştırırken, statüko yanlısı Suudi Arabistan’la arasının açılmasına sebep oldu. Dahası, dış politika çizgisinin değişen koşullara adapte edilememesi Türkiye’yi bölgede giderek yalnızlaştırdı.

2013 yazında Mursi’nin askeri darbe ile iktidardan inmesiyle rüzgar terse döndü.

Geçen zaman zarfında, Suudi Arabistan bölgeye pompaladığı para sayesinde değişim çarkını bir nebze durdurmayı başardı. Körfez İşbirliği Teşkilatı’nın 2014 Mart’ında yapılacak toplantılarını Doha’dan Riyad’a aldırarak, Katar’ın bileğini masaya yatırdığı gibi, bölgede asıl sözü geçen aktörün kendisi olduğunu da kanıtladı.

Zaman içinde ABD ile İran arasındaki nükleer müzakereler, Suriye’de Işid’in ortaya çıkışı, Yemen sorununun derinleşmesi gibi dış faktörler Müslüman Kardeşler üzerinden yaşanan anlaşmazlıkları arka plana iterken, Suudi Arabistan’daki taht değişimi de Ankara  ile Riyad arasında işbirliği için yeni bir fırsat doğurdu.

Bu anlamda Mart 2015’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Riyad ziyareti bir dönüm noktasıydı. Aynı tarihlerde Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin de Riyad’da olması Kral Selman’ın iki ülke arasında arabuluculuk ettiği şeklinde yorumlansa da Mısır ile buzların kırılmasına yetmedi.

Ekonomik ve kültürel boyutta gelişen Riyad-Ankara ilişkilerinin askeri ayağı, Suriye’de muhaliflere destek üzerinden sürerken, Türkiye’nin Suudi önderliğinde oluşturulan İslam Ordusu projesine katılımıyla iyice pekişti ve hatta Suriye’de olası bir askeri operasyona destek amacıyla ilk kez Suudi savaş uçakları İncirlik’e konuşlandı.

Bölgede İran’ın yükselişini ortak tehdit olarak gören başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleriyle İsrail’in yakınlaşması, bölgesel yalnızlığını aşmak isteyen Türkiye’nin de İsrail ile ilişkileri düzeltmesine fırsat sundu.

Halihazırda müzakereler kabaca Gazze’deki ambargo ve Hamas’ın Türkiye’deki resmi faaliyetlerinin sonlandırılması konusundaki pazarlıklara takılmış görünse de anlaşma eli kulağında.

Bu bağlamda, Türkiye’de ikamet eden Hamas yöneticisi Salih Aruri’nin 2015 sonunda sessiz sedasız sınır dışı edildiğini hatırlayalım.

Türkiye-İsrail müzakere sürecine paralel olarak devam eden Mısır-Hamas uzlaşması belki de Türkiye’nin hem İsrail hem de reset’in üçüncü ayağı olan Mısır ile ilişkilerini yola koymasına katkıda bulunabilir.

Sisi hükümeti Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kolu olarak kabul ettiği Hamas’ı, Sina’da Işid’e biat eden Sina Vilayeti örgütünün terör saldırılarına destek vermekle suçluyor. Ayrıca geçen sene  Baş savcı Hisham Barakat’a düzenlenen suikast planının arkasında Hamas’ın Türkiye ofisinin olduğunu iddia ediyor.

Buna rağmen, Mısır, Hamas Müslüman Kardeşlerle bağlarını kesip, Gazze sınırından Sina’ya militan geçişlerini, silah kaçakçılığını engelleyecek önlemler aldığı takdirde Rafah sınır kapısını açmaya sıcak bakıyor.

Geçtiğimiz günlerde Hamas’ın Mısır sınırına güvenliği sağlamak amacıyla 300 kadar asker yığması, -taktiksel bir hamle şüphesini saklı tutmakla beraber- Mısır ile ilişkilerinin düzelebileceği yönünde bir işaret de sayılabilir.

Hatırlanacağı üzere, Mısır’ın Mursi darbesi ardından Rafah sınır kapısını kapaması ve ilerleyen dönemde Hamas’ın kaçakçılık için kullandığı tünelleri su ile doldurması Gazze üzerinde ambargonun etkisini katlamıştı.

Mısır ile köprüleri tekrar kurmak amacıyla Müslüman Kardeşler ile arasına mesafe koymaya çalışan Hamas’ın Katar’da yaşayan sözcüsü Hüssam Badran’ın: “Müslüman Kardeşler ile aynı ideolojik okuldan gelsek de biz Filistin kurtuluş hareketiyiz, bizim kararlarımız kendi danışma kurullarımız ve Hamas liderliğinden gelir,” şeklindeki beyanatları çıkarların ideolojiye ağır basabileceğini gösteriyor.

Aynı şeyi Mısır-Türkiye ilişkileri için de söylemek mümkün mü?

Doğrusu, geçtiğimiz ay, Mısır’ın dışişleri bakanı seviyesinde katıldığı İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi’nden beklenildiği şekilde bir yakınlaşma doğmadı. Ancak zirve boyunca ne resmi retorik ne de kamuoyunda Rabia söylemine rastlamamış olmamız Ankara’nın da daha realist bir siyasete dümen kırdığının göstergesi sayılabilir. D-8 Sanayi Bakanları Zirvesi için Mısır’a gidecek Türk heyetinin girişimleri de bu açıdan değerlendirilmeli.

Keza, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Abu Dabi ziyareti sonrası Birleşik Arap Emirlikleri’nin Ankara’ya iki yıl aradan sonra büyükelçi yollama kararı da dış politikada revizyonun bir başka neticesi.

Büyük ihtimalle bu konular geçtiğimiz hafta Hamas büro şefi Halid Meşal ile önce Ankara’da daha sonra Katar’da gerçekleşen görüşmeler çerçevesinde ele alınmıştır.

Son tahlilde, AK Parti hükümeti, Müslüman Kardeşler hareketine iç siyasetteki dengeler sebebiyle açıkça sırtını dönemeyecek olsa da; konjonktür Ankara’yı değerler üzerine kurulu değil, çıkar temelli, gerçekçi ve dengeli bir dış politika izlemeye teşvik ediyor.

‘1915 and Beyond: Perceptions in Turkey’

Why bother penning an article on the Armenian issue when we have just passed April 24, the anniversary of the mass killings of Ottoman Armenians in 1915, without much fuss this year – something that usually means we can sleep easily on the issue until next year. But in the wake of heated debates over a new constitution, the issue of minority rights and their positions in Turkish society deserve attention.

Last week, Public Policy and Democracy Studies (PODEM) released a report, “1915 and Beyond: Social Perceptions in Turkey,” which offers a thought-provoking snapshot of how Turkish society approaches the events of 1915, shedding light on their perceptions toward Armenians living in Turkey and Turkish-Armenian relations.

Aybars Görgülü, one of the coordinators of the project, says: “The purpose of this study was to reveal Turkish and Armenian perceptions toward the ‘Armenian question.’ In this respect, we conducted research on focus groups in eight cities. We also conducted in-depth interviews in Ankara and Istanbul. The results display deeply rooted biases among Turkish people toward Armenians and the events of 1915.”

Looking at the sincere and occasionally heartbreaking accounts of respondents, the prevalent view of Turkish people reflects the official ideology, but the overall inconsistency in their own narratives of 1915 hardly goes unnoticed.

As the study indicates, the majority of Turkish respondents believe that both sides suffered during the war and that it was the poor conditions that resulted in Armenian losses during their relocation from Anatolia.

While some blame Armenians and claim that they deserved to be killed for being traitors, others claim that Turks have never committed genocide in history, meaning that if they had been determined to do so, no Armenians would have remained left alive in Turkey.

With regard to Armenians’ status in Turkish society, the study reveals the perception gap between Turks and Armenians. Whereas Armenians feel insecure and discriminated against, Turkish respondents claim that Armenians enjoy equal rights and freedom – or even better conditions than Turks. But they openly oppose having an Armenian chief of General Staff, for instance, on the grounds that he wouldn’t be able to act objectively on behalf of Turkish national interests.

Interestingly enough, this lack of trust, which prevents intermarriage or complicates the upward social mobility of Armenians, disappears when it comes to commerce, as fairness and honesty are among the virtues of Armenian businessman stated by Turkish respondents.

Though the events of 1915 are no longer a taboo owing to the intellectual openings made in 2006 and 2008 by the Justice and Development Party (AK Party), they remain a sensitive issue in Turkey.

The process which started with the AK Party’s first ever statement offering condolences to the descendants of slain Ottoman Armenians in 2014 was received positively. However, feeling empathy for 1915 has not produced further reconciliation with Armenians either at home or abroad.

The Turkish government denies that the killings amounted to genocide, claiming that thousands of people, including Turks, died as a result of war, and regards the issue as a matter of scholarly debate to be dealt by historians. Turkey’s suggestion in 2005 to form a joint historical commission with Armenia has yet to bear fruit.

Despite hopes of normalization in 2009, détente has been indexed to resolving the Nagorno-Karabakh conflict to avoid alienating Baku. The current political conjuncture, particularly the recent flare-up in Karabakh, offers no hope for the resolution of the political deadlock between Armenia and Turkey as long as bilateral ties remain hostage to Azerbaijan.

The deep distrust caused by the events of 1915 has understandably led both sides to take a defensive position against the other. But as PODEM notes, there are many constructive steps that could be taken to rebuild trust among the communities, such as redesigning schoolbooks in a way to eliminate discriminatory narratives targeting Armenians or continuing to return confiscated property.

Creating consciousness has always been the first step in resolving conflicts. Perhaps the breakthrough for reconciliation is not to be found in seeking uncontested truth but in soul-searching instead.

Obama’s legacy on Turkish-American relations

As the U.S. presidential elections near, many people, including President Barack Obama himself, have been engaging in a reassessment of the last eight years of Americanforeign policy.

For Turkey, the tumultuous course of Turkish-American relations during the Obama administration has exhibited parallels to the challenges Ankara has faced in the international arena.

When Obama made his first presidential visit to Turkey in 2009, it was a deliberate choice. Turkey, as a Muslim country, with a vibrant economy, young and dynamic population and location at the crossroads of continents, seemed like the ideal spot for President Obama to deliver a message to the Muslim world that the U.S. was seeking a new beginning based on mutual interest and respect.

During his speech in the Turkish Grand National Assembly, Obama’s emphasis was on Turkey’s secular democratic character and its commitment to the goal of European Union membership, but above all, it was Turkey’s ability to engage in a peaceful dialogue with all the countries in the neighborhood.

Looking back, Turkey used to be such a promising partner for the U.S. as part of a solution to various regional conflicts that in an interview in 2012, President Obama cited then-Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan as one of the five foreign leaders with whom he had succeeded in building trust and friendship.

But the same Obama would complain about his disillusionment with President Erdoğan just four years later.

So what went wrong?

Weathering the storm of the false Arab Spring, Turkey has experienced its own share of political transformation, which not only eroded constitutional checks and balances and activated social fault lines within society, but also cost Turkey its role as both a model country and a regional interlocutor.

In this respect, the Gezi movement in 2013 was a breaking point that caused many in the Obama administration to question Turkey’s commitment to democratic values.

Barely surviving Gezi, the U.S.-Turkish partnership went through other serious tests with the coup in Egypt and the chemical attack in Gouta, Syria, that summer.

But perhaps, above all, it was the new episode of the Kurdish issue that emerged in Syria which drove a wedge between the two allies, awakening bitter memories from the first Gulf War.

Since the August 2013 chemical attack in Gouta, Turkey and the U.S. have had divergent political priorities over Syria. For Turkey, toppling Bashar al-Assad might have been the primary goal since the beginning. Yet, in the aftermath of Syrian Kurds’ victory in Kobane over the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL) and particularly as fighting resumed with the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) in Turkey, containing Syrian Kurdish dominance in Syria has assumed the utmost importance for Ankara – such that even combating ISIL, which has been openly bombing Kilis almost every day recently, comes a distant second.
Despite Turkey’s protests, the U.S. continues to rely on the support of the People’s Protection Units (YPG) – an offshoot of the PKK – as the backbone of the Syrian Democratic Force (SDF), which also includes Arabs, Assyrians and Turkmens in the fight against ISIL.

Having failed to convince Washington on the establishment of a no-fly zone in Syria, Turkey’s hopes rest on the next administration.

On the bright side, NATO still serves as glue between the allies.

Owing to the signs of a coming reset in Turkish foreign policy, Ankara might be able to break out of its regional isolation by repairing broken ties with countries such as Israel, Iran and perhaps Egypt, which would definitely elevate Turkey’s status as a valuable partner for the U.S. building on its geopolitical location.

However, as long as the Kurdish issue remains unresolved at the domestic level, it will continue to blur Ankara’s foreign policy lens and complicate the prospects of effective cooperation with Washington.

Suudi Arabistan-İran rekabeti (I)

2014 baharından bu yana düşüşte olan petrol fiyatları, en son geçtiğimiz şubat ayında 26 dolara inince, başta Suudi Arabistan olmak üzere Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ile Rusya üretimi kısma fikrini ciddi şekilde tartışmaya başladılar. Hatta bir ön mutabakat bile hazırlamışlardı.

17 Nisan’daki Doha Zirvesi’nden petrol arzını düzenleyerek fiyatları ocak ayı seviyesinde sabitleyecek ortak bir karar çıkması bekleniyordu. Ancak S.Arabistan ve İran arasındaki siyasi rekabet ekonomik çıkarlara galip geldiğinden anlaşma sağlanamadı.

Uluslararası yaptırımların kalkması ardından belini doğrultmaya çalışan İran, zaten kapasitesinin altında petrol ürettiğinden, daha en baştan zirveye katılmayı reddetti. S.Arabistan da İran uymadığı takdirde petrol arzına sınırlama getirmeyeceğini duyurdu.

Şimdi bir taraftan OPEC’in piyasalara yön vermede etkisi sorgulanırken, diğer yandan rezervlerindeki parayı hızla eriten S.Arabistan’ın üretimi azaltmama konusundaki ısrarcı tutumunun ne denli akılcı olduğu tartışılıyor.

Kamu gelirlerinin yüzde 90’ını petrol ihracatı oluşturan S. Arabistan’ın bütçesini denkleştirebilmek için petrol fiyatlarının 106 dolar civarında seyretmesi gerek. Ancak petrol çıkarma maliyeti 15 dolar gibi düşük bir rakam olduğundan, kasadan açık vermek pahasına üretime devam edebiliyor.

Buna rağmen, IMF Riyad’ın yeni bir ekonomik yapılandırmaya gitmediği takdirde mevcut petrol fiyatlarıyla beş yıl içinde kasasının boşalacağını öngörüyor. Sadece bu yıl beklenen bütçe açığı gayri safi milli hasılanın yüzde 20’sine denk.

Zaten bu sebeple 2016 başından bu yana Suudiler akaryakıt, su ve elektriği zamlı kullanmaya başladılar. Her ne kadar yapılan zamların israfı önleme amaçlı olduğu söylense de açık veren bütçeye yama ihtiyacı elzem. Petrol devi Aramco şirketini özelleştirme kararı da bu ihtiyacın bir göstergesi.

Öyleyse neden Suudi Arabistan bir türlü üretimi kısmaya yanaşmıyor?

Hâlihazırda petrol fiyatlarının savaşlar, diplomatik krizler ve doğal felaketlere rağmen düşük seviyelerde takılıp kalmasının başlıca sebebi küresel arz fazlası. Özellikle ABD’nin yatay sondaj teknolojisini keşfi ardından petrol piyasasına sıkı bir giriş yapmasıyla pastadan alınacak pay azaldı. Buna bir de küresel ekonominin daralma trendini, petrol talebindeki düşüşü ekleyelim.

S.Arabistan’ın üretim kesmek yerine artırma hesabı, yüksek maliyetlerle kaya petrolü çıkaran Amerikalı üreticileri piyasadan kovmaktı. Onlar piyasadan çıktıklarında fiyatlar da dengelenecekti.

Aynı zamanda daha çok petrol satarak, pazar payını yaptırımların kalkması ardından piyasalara geri dönüş yapacak İran’a kaptırmamış olacaktı.

Petrol fiyatlarının gerilemesi, her ne kadar ABD’deki yatırımları tehdit etse de, dış politikada Rusya’nın petrol geliriyle finanse ettiği maceralara set çekeceği umuduyla Washington’un çıkarlarına da uyuyordu.

Ancak kaya petrolü endüstrisindeki teknolojik gelişmeler Suudilerin beklentilerini boşa çıkardı. Kuyu açma maliyeti yüksek olduğu için belki yeni yatırımların önünü kesebildiler. Ama aynı kuyuyu farklı yönlerde sondajlayarak ürün almak mümkün olduğundan ABD’li üreticiler direndi.

İran da baskılara boyun eğmiyor.

Peki, ekonomik sıkıntılar S.Arabistan’ı dış politikada daha temkinli çizgi izlemeye iter mi?

Suriye’de muhaliflere yoğun destek veren S.Arabistan’ın bölgede İran etkisinde genişleyen Şii hilalini çevrelemek adına Yemen’de yürüttüğü operasyonun maliyeti 5,3 milyar dolar. Martta ilan edilen ateşkesi takiben bir an evvel kalıcı bir çözüm aranmasının ardında Suudi bombardımanı neticesinde yaşanan sivil kayıpların uluslararası kamuoyunda yarattığı tepkiler kadar operasyonun ekonomik maliyetinin de payı var.

Bu arada S.Arabistan’ın ABD’den en çok silah satın alan ülke olduğunu da not düşelim. Gerek AB’den gerekse ABD içinden S.Arabistan’a silah ambargosu uygulanması yönünde  ciddi bir baskı var. Ama bu tepkilerin siyasi pratiğe yansıdığını söylemek henüz pek mümkün değil.

Öte yandan, Arap Baharından bu yana hem ülke içindeki muhalif sesleri susturmak hem de bölgedeki dostları etrafında tutabilmek için para saçan krallığın, bundan böyle para musluklarını kısacağı ve hatta para hibe etmek yerine faiziyle borç verebileceği konuşuluyor.

ABD Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına bağımlılığının azalmasına paralel bölgenin güvenliğini tek başına sırtlanma hevesini de kaybetti. Nükleer anlaşma neticesinde –tabi uzun vadede ılımlılaşacağı beklentisiyle-İran’ın sisteme geri dönüşünü sağlamak, Ortadoğu’dan çekilirken Obama yönetiminin bölgede Suudi Arabistan’ın başını çektiği Sünni gücünü dengeleme siyasetinin bir parçası. İsrail de bu denklemde S.Arabistan ve Körfez ülkelerinin yanında yerini alıyor.

Petrol fiyatlarının yarattığı ekonomi-politik, krallığı ekonomik reformlar uygulamaya ne denli teşvik eder bilinmez, ancak S.Arabistan Ortadoğu liderliğini İran’a kaptırmamak için her yolu deneyecektir.

What to expect from Turkey’s normalization with Israel

Once again, uncertainty has prevailed after optimism regarding reconciliation talks between Israel and Turkey, with İbrahim Kalın, the spokesman for Turkish President Recep Tayyip Erdoğan, saying on April 12 that the parties “are not yet at the stage of drafting and sealing an agreement.”

Before a meeting in London last week, the two sides were reportedly close to finalizing a deal, having agreed upon the amount of compensation to be paid by Israel for the victims of the Mavi Marmara – despite major hurdles such as Israel’s demand that Hamas’ headquarters in Turkey be shut down and the recent Turkish demand to send a power-generating ship to Gaza.

Though neither Turkey nor Israel have abandoned the negotiations, it may take longer than expected for them to reach an agreement (if indeed both are still willing to restore bilateral relations).
An announcement by the Israeli Prime Minister’s Office on April 13 that said “Israel would gladly exchange ambassadors if Turkey was willing to take the first step,” reveals that a third option might also be on the table for the two neighbors to resume diplomatic ties without fully resolving their conflicts.

When making predictions about the Middle East, betting on a pessimist outcome always pays off. But those who prefer to remain on the safe side and comfortably envision no deal at all between Israel and Turkey ignore the fact that regional geopolitics have been pushing the two closer to each other for quite some time, meaning that normalization will take place sooner or later.

Turkey and Israel have shared geopolitical interests in the region, such as cooperation against the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL), balancing the rise of Iran, restoring stability in Syria and Iraq, and fostering energy security and cooperation in the Mediterranean. While regional developments are bringing Ankara and Tel Aviv closer, domestic factors such as the negative view of Israel in Turkish public opinion due to the Palestinian issue continue to drive a wedge between them. Anti-Israeli attitudes, which are often fused with anti-Semitism and manifest themselves as hate speech, are very widespread in the Turkish media.

From a broader perspective, however, normalization with Israel is in fact a part of a long-awaited reset in Turkish foreign policy in terms of repairing broken ties with neighbors, overcoming the country’s regional isolation, and realigning with the Western alliance in the post-Arab Spring context.

Aside from that, the souring of relations with Russia over the downing of the SU-24 Russian jet in November 2015 has made the diversification of energy resources a more pressing issue for Turkey, pushing it toward seeking reconciliation with Tel Aviv. For a middle-sized power like Turkey, building smart alliances is a sine qua non for maintaining security and increasing influence in international diplomacy.

Israel and Turkey, two non-Arab countries, are likely to benefit from enhancing dialogue and cooperation amid the chaos in the region.

However, Turkey’s embracing of the Palestinian conflict to the point where it is almost a domestic issue, and its promotion of Hamas more than any other Arab country in the region, hinders negotiations with Israel.

Besides, both countries are also seeking to “claim victory” in the talks, which obstructs tradeoffs and eliminates flexibility in the bargaining process.

Having faced several obstacles in the foreign policy realm for the last couple of years, the stakes are higher for Turkey to reach an agreement if Israel does not meet its demands, given that Ankara has a conservative domestic constituency that is highly sensitive about the suffering of Palestinians.

Although normalization with Israel does not provide a magical formula to soothe Turkey’s long-standing problems, it could be a constructive step in terms of providing mediation for resolving the Palestinian issue and fighting anti-Semitism in Turkish society.

The outcome of the negotiations in the upcoming weeks will indicate whether geopolitical interests or domestic politics prevail.

Türkiye-İsrail büyük finale doğru

Haziran 2015’te İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Dore Gold ile Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun Roma’da gerçekleştirdikleri görüşme ardından kamuoyuna yansıyan İsrail-Türkiye temaslarının son etabının bu hafta perşembe günü başlaması bekleniyor. Taraflar bu kez anlaşmaya imza koymak maksadıyla bir araya gelecek, elbette aradaki son pürüzler çözülebilirse.

2010’da İsrail’in Gazze ablukasını kırmak üzere yola çıkan Mavi Marmara gemisini durdurmak üzere düzenlediği operasyonda dokuz Türk’ün hayatını kaybetmesiyle Ankara-Tel Aviv ilişkileri kopma noktasına gelmişti. Diplomatik ilişkiler ikinci katiplik seviyesine indirilirken, Türkiye ilişkilerin normalleşmesi için üç şart öne sürmüştü: Özür dilenmesi, hayatını kaybedenler için tazminat ödenmesi ve Gazze’deki ablukanın kaldırılması.

Mart 2013’te ABD Başkanı Barack Obama’nın aracılığında Başbakan Binyamin Netanyahu dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan telefonda özür dilemişti. Geriye kalan diğer iki şartın yerine getirilebilmesi için başlayan temaslar 2014 yazındaki Gazze Savaşıyla sekteye uğrasa da; özellikle uluslararası konjonktürün dayattığı (İran’ın sisteme geri dönüşü, Suriye Savaşı ve enerji güvenliğinin önem kazanması gibi) birtakım gelişmelerin iki ülkeyi ilişkileri düzeltme yoluna ittiğini söyleyebiliriz.

Türkiye açısından İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi, Arap Baharı sonrasında içine girdiği bölgesel yalnızlığı aşması için gerekli görülen dış politikadaki reset’in önemli bir parçası aslında.

Taraflar kısa vadede iki ülkenin 90’lı yıllardaki gibi yakınlaşmasını beklemiyor ancak daha şimdiden ABD’deki Yahudi lobilerinin verdiği desteğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington ziyaretini bir nebze konforlu kıldığı da aşikâr. Geçtiğimiz aylarda önce Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Sarayında ağırlanan, oradan Kudüs’e devam eden ABD’nin önde gelen Yahudi lobi kuruluşlarının temsilcilerinin gerek ABD-Türkiye, gerekse Türkiye-İsrail ilişkilerine olumlu etkisi olduğu biliniyor.

Öte yandan, geçtiğimiz yıl kasım ayında düşürülen Rus savaş uçağının doğurduğu kriz enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi zorunluluğu daha net ortaya koydu; ki bu da epey bir süredir Akdeniz’den Türkiye’ye döşenecek boru hatları ile Avrupa’ya doğalgaz taşımak isteyen İsrail’le işbirliğini cazip haline getiren bir diğer etken. Üstelik İsrail ile normalleşme, Türkiye’nin Kıbrıs ve Mısır ile ilişkilerini tamir etmesinde yapıcı rol oynayabileceğinden Akdeniz güvenliği açısından da önem taşıyor.

Şüphesiz, İsrail ile Türkiye’nin diyalog ve işbirliği içinde olması, cihatçı-aşırılıkçı örgütlerin mağduriyet söylemlerinin merkezine oturttukları Filistin sorununa kalıcı çözüm getirilebilmesine de fayda sağlayacak.

Peki, müzakere masasında neler konuşuluyor?

Haaretz gazetesinden Barak Ravid’in pazarlıklara ilişkin aktardıklarına göre, İsrail Türkiye’ye 20 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etmiş. Ancak bunun karşılığında Mavi Marmara davası kapsamında İsrailli askerlere yönelik tüm suçlamalar geri alınacak, davalar düşecek. Ayrıca İsrail, Türkiye’deki Hamas ofislerinin kapatılması ve faaliyetlerine son verilmesini talep ediyor.

Abluka konusuna gelince, Cumhurbaşkanı Erdoğan Washington’daki Brookings Enstitüsünden yaptığı konuşmasında Gazze’deki ambargonun kaldırılması gerektiğinin altını çizerken Gazze’nin yaşadığı enerji ve su sıkıntısına dikkat çekmiş, Türkiye’nin Gazze kıyısına gönderilecek bir gemiye yerleştirilecek jeneratör yoluyla bölgeye enerji sağlamak istediğini dile getirmişti.

Ayrıntıları almak üzere görüştüğüm Ravid bir ara basına yansıyan Gazze’ye yüzer liman inşaatı projesinin yerine Erdoğan’ın talep ettiği kıyıya yanaştırılacak jeneratör konusunun masada olduğunu söyledi.

İsrail her ne kadar 2007’den beri Gazze’ye uyguladığı ambargo şartlarını gevşetmiş olsa da ambargonun tümden kaldırılmasına hem yaratacağı güvenlik boşluğu (Hamas’ın eline rahatça ulaşacak askeri mühimmat ve tünel inşasında kullanılması olası malzemeler gerekçesiyle) hem de Hamas’a sağlayacağı siyasi prestij sebebiyle onay vermesi mümkün görünmüyor. 2014’deki Koruyucu Hat Operasyonu’ndan bu yana ambargo koşullarını bir hayli gevşeten İsrail Gazze’nin Refah Kapısını kapalı tutan Mısır’ın da bu konuda adım atması gerektiğini savunuyor. Zaten bu sebeple bir süredir Mısırlı yetkililerle Hamas heyetleri arasında diplomasi trafiği sürmekte.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken geçtiğimiz pazar, İsrail’in Gazze’nin güney kıyı şeridinde avlanma sahasını 6 milden 9 mile çıkardığını duyurması anlaşmaya bir adım daha yaklaştığımızın işareti sayılabilir.

İstanbul’da geçtiğimiz ay, üç İsraillinin de hayatını kaybettiği bombalı saldırı ardından gönderilen karşılıklı taziye mesajları ve İsrail Devlet Başkanı Rueven Rivlin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki telefon konuşmasının lider bazında yeni bir sayfa açabileceği de konuşuluyor. İyi derece Arapça bilen ve ılımlı kişiliğiyle tanınan Rivlin, Netanyahu ile Erdoğan arasındaki kan uyuşmazlığına çare olabilecek mi göreceğiz.

Temkinli olmayı elden bırakmamakla beraber, Türkiye İsrail ilişkileri olumlu yönde seyrediyor. Şimdi gözler perşembe günü başlayacak görüşmelerde…

How close are Turkey and Israel to a deal?

President Recep Tayyip Erdoğan, who went to Washington last week to attend a nuclear summit, received perhaps his warmest welcome from pro-Israel lobby groups as he enjoyed the benefits of the recent rapprochement between Turkey and Israel.

During a closed meeting with Jewish representatives, including Robert Singer, vice president of the World Jewish Congress and the head of the American Israeli Public Affairs Committee, and Malcom Hoenlein, executive vice president of the Conference of Presidents of Major American Jewish Organizations, Erdoğan reportedly called on Jewish leaders in the U.S. to cooperate against Islamophobia, anti-Semitism and xenophobia.

Indeed, the groundwork of these friendly discussions were laid last month as senior representatives of the Conference of Presidents of Major American Jewish Organizations, including the Anti-Defamation League and the AmericanIsrael Public Affairs Committee, were hosted at the Presidential Palace in Ankara, where they met Erdoğan, Prime Minister Ahmet Davutoğlu and other senior officials. The meeting marked the first time in seven years since the infamous “one minute” episode at Davos caused a rift between the leaders of the two countries.

Erdoğan delivered warm messages to Israel during his speech at the Brookings Institute, expressing hope that the tragic suicide bomb attack that took place on March 19 in Istanbul, killing three Israelis and an Iranian, would bring the two once-close allies together again.

In the aftermath of the bomb attack, Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu stated his expectations that a third round of reconciliation talks with Turkey in the upcoming weeks would eventually yield a positive outcome.

The relationship between the two countries were severely strained following a deadly assault in 2010 on the Turkish-flagged Mavi Marmara aid flotilla, which was carrying humanitarian aid to Gaza.

Since then, Turkey has repeatedly raised three conditions for normalization: an apology for the incident, compensation for the Mavi Marmara victims and the lifting of the Gaza blockade.

So far, an apology has come from Netanyahu, thanks to U.S. President Barack Obama’s mediation.

Though normalization has not yet materialized, both sides are positive about reaching an agreement soon. In fact, Erdoğan’s remarks during his Brookings speech in fact provided hints about the unresolved issues in the negotiation process.

While progress has been made on the details of the compensation, Gaza remains one of the problematic topics obstructing an agreement.

During his speech in Washington, Erdoğan addressed the poor conditions of Palestinians and reiterated Turkey’s imperative to “remove the embargo” once more. He also expressed the government’s willingness to take part in any initiative that would contribute to the welfare of the Palestinians, such as rebuilding Gaza and providing schools, hospitals, infrastructure, goods and financial support.

In fact, just two weeks ago, the Turkish Cooperation and Coordination Agency (TİKA) announced new plans to build 320 housing units in the Gaza Strip. The project is one of just 400 TİKA-funded projects being carried out in Palestine.

In addition to Turkey’s previously stated three conditions for normalization, the two sides have reportedly been discussing the construction of a seaport in Gaza, which the Israeli side previously denied. Israel, on the other hand, has been demanding Ankarashut Hamas’ offices in Turkey, an issue on which the Turkish officials have been dragging their feet.

It is highly unlikely that Israel will accept the construction of a seaport in Gaza, since it would mean granting Hamas political gains and jeopardizing Egypt’s friendship. It is therefore important to follow recent rapprochement efforts between Hamas and Egypt, as well as between Egypt and Turkey, and then see whether or not they will culminate in regional reconciliation among  neighbors.

Meanwhile, Israel’s recent expansion of Gaza’s fishing zone from six to nine nautical miles could be interpreted as a goodwill gesture in terms of easing the blockade.

However, signals of Turkey’s possible coming thaw with Russia and the Israeli High Court’s decision temporarily suspending energy deals may change political calculations on both sides and affect their desire to reach a settlement.

Nevertheless, with uncertainty and chaos prevalent in the Middle East, the normalization of Turkish-Israeli relations would, without a doubt, foster better cooperation between the two countries in various fields and thus help construct mutual security.

AB ile varılan anlaşma Brüksel’den nasıl görünüyor?

Geçtiğimiz haftaya damga vuran olaylar şüphesiz Brüksel ve İstanbul’u hedef alan terör saldırılarıydı.

Özellikle Türkiye’nin çeşitli terör örgütlerinin saldırılarına bu denli açık hale gelmesinin ardındaki sebepler doğru analiz edilip, yerinde tedbirler uygulamaya konulmadıkça ne yazık ki “bu sondur” demek de mümkün olmayacak.

İstanbul’da bombanın patladığı saatlerde Brüksel’de de terör tartışılıyordu. Dünyanın en saygın düşünce kuruluşlarından olan German Marshall Fund (GMF) tarafından bu yıl on birincisi düzenlenen Brüksel Forumu’nda yapılan tartışmaların ana ekseni küresel terör ve radikal akımlarla mücadele, mülteci sorunu ve bu sorunların ülkelerin küresel güvenlik stratejilerine nasıl yön vereceği üzerine kuruluydu.

Başta Suriye krizi olmak üzere, İran’la nükleer anlaşma, Çin’in yükselişi, Rusya’nın Avrasya ve Kafkaslar politikaları, enerji güvenliği başlıklı paneller hararetli tartışmalara ev sahipliği yaptı. Bununla birlikte toplantılarda insan güvenliğinin giderek devlet güvenliğinin önüne geçtiğini, dijital devrimin sıkça vurgulandığını, daha eşitlikçi bir liberal ekonomik düzen yönünde atılması gerekli adımların dile getirildiğini ve kadın-erkek eşitliği için gerekli zihniyet dönüşümünün de aynı ciddiyetle ele alındığını not etmek gerek.

Brüksel Forumu’nun belki de en ilgi çeken paneli Avrupa’da tüm gözler mülteci krizinin çözümüne çevrilmişken, Türkiye ile AB arasında anlaşmaya imza konulması ardından ayağının tozuyla toplantıya gelen AB Bakanı Volkan Bozkır ve AB Bütçe Komisyonu Başkan Yardımcısı Kristalina Georgieva’nın katılımıyla gerçekleşti.

Çekişmeli geçen müzakere süreci sonrası yorgun olduğu gözlenen ikili ‘Mülteci Krizi: Avrupa’nın Gerilim Testi’ başlıklı toplantıda gerek Türkiye gerekse uluslararası camia içinde birçoklarınca şüpheyle karşılanan anlaşmaya dair kafalardaki soru işaretlerini gidermeye çalıştı.

Tarafların varılan noktayı nihai hedefe varılmış olmaktan ziyade o hedefe ulaşma yolunda atılmış önemli bir adım olarak gördüğünü söylemek yerinde olur.

Zaten Bütçe Komisyon Başkan Yardımcısı Georgieva’nın da görüşleri bu yöndeki yaklaşımı destekler nitelikteydi. Türkiye-AB arasında yapılacak 1-1 mülteci takasında AB’nin belirlediği 72 bin kişilik kotanın sadece bir başlangıç birimi olduğunu ifade eden Georgieva, “AB mülteci sorunuyla uzun yıllar baş etmek zorunda olduğunun farkında. Mülteci krizine ilişkin diyaloglarda, Avrupa’daki 1,5 milyon mülteciyi tartışıyoruz, peki ya çeşitli felaketler sebebiyle kapımıza dayanma riskiyle karşı karşıya olan 59 milyon insan ne olacak? Bu sebeple AB’nin mülteci krizine yol açan sorunların köküne inerek -özellikle askeri çatışmalara siyasi çözümler getirilmesi yolunda- gayret göstermesi gerekli. Dahası bize düşen Türkiye, Ürdün veya Lübnan’daki mültecilere barınacak yer ve aş vermekle sınırlı olmamalı, o insanlara okullar ve iş imkânları da yaratmalıyız ki bu akış yavaşlatılabilsin” dedi.

AB’nin zamanında Türkiye’nin uyarılarını dikkate almak yerine yaklaşan tsunaminin fotoğrafını çekmekle uğraştığını belirten ancak geç de olsa durumun ciddiyetinin kavranmış olmasına ilişkin memnuniyetini ifade eden Bozkır, mülteci sorununun çözümü için Avrupa’dan para yardımından ziyade işbirliği ve sorumluluk paylaşımı beklediklerinin altını çizdi. Bunun için de Türkiye’nin kendini tekrar ailenin bir parçası gibi hissetmeye ihtiyacı olduğunu söyledi.

Gerek mültecilerinin geri kabul süreci gerekse vizesiz seyahat beklentisi olsun;  tarafların yerine getirmesi gereken yükümlülükler, mevcut konjonktür ve kurumların bürokratik işleyişleri gibi birçok faktörden ötürü uygulamada sıkıntı yaratması muhtemel bu anlaşmanın her şeye rağmen yasal olmadan Avrupa’ya girmeye çalışan mültecileri bir nebze olsun caydırarak, insan kaçakçılarının eline düşmekten kurtarması umut ediliyor.

Toplantı arası yapılan kahve sohbetlerinde ise şüphecilerin ağırlıkta olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Panelin başında Avrupa’nın bu gerilim testinden güçlenerek çıkacağı temennisi paylaşılmıştı. Aynı temenninin Türkiye için de geçerli olması, özellikle AB ile ilişkilerinin canlandırılması noktasında Kıbrıs barış görüşmelerinin olumlu seyrine ve bu bağlamda vetoya takılan müzakere başlıklarının açılmasına bağlı.

Haziran itibariyle de Schengen’in tümden kalkması yerine daha dar bir temsil grubu için (örneğin, iş adamları, akademisyenler, öğrenciler, vb.) vizesiz seyahat ayrılacağı sağlanması daha yüksek bir olasılık.

Brüksel Forum’da dinleyicilerden birinin Türkiye’nin giderek Kopenhag kriterlerinden uzaklaştığına dair eleştirilere Bakan Bozkır’ın yanıtı, anlaşmaya dair şüpheleri yatıştırmaya yetmese de oldukça düşündürücüydü: “Türkiye’yi AB’den uzaklaştırarak eleştirdiğiniz noktaların -ki bunların bazıları yerinde bazılarının ise yanlış bilgilendirmeden kaynaklandığını düşünüyorum- gelişmesini sağlayacak olanaklardan da mahrum bırakmış olursunuz. Türkiye’nin daha iyi bir ülke olabilmesi için birlikte çalışmalıyız… Türkiye bölgede dolaşan diğer trenlerde değil, Brüksel’e giden trende olmalı!”

The EU-Turkey deal from Brussels

The major events of last week were, without question, the terror attacks in Istanbul and Brussels.

As long as measures are not taken following such an upsurge in attacks by various terror groups in Turkey, such attacks are regrettably unlikely to end soon.

At the same time the bomb in Istanbul exploded, participants at the German Marshall Fund’s 11th Brussels Forum in the Belgian capital were discussing the fight against global terrorism and extremist currents, the migrant problem and how such issues were likely to affect global security strategies.

It bears noting that the forum touched on far more issues than those above, ranging from broader geopolitical issues to the digital revolution, the need for a more equitable liberal economic order and the necessity for a change in mentality on gender equality.

With everyone in Europe searching for a solution to the migrant crisis, perhaps the most captivating panel at the forum was conducted with Turkish EU Minister Volkan Bozkır and EU Budget Commission Vice President Kristalina Georgieva, who were both fresh from signing the refugee deal between Turkey and the EU.

Despite their visible fatigue following the grueling negotiations, the pair gamely attempted to allay concerns about the refugee deal that had aroused suspicions in both Turkey and the international community during the panel “Refugee Crisis: Europe’s Ultimate Stress Test.”

It bears noting that the sides view the deal not so much as an ultimate deal, but more as an important step along the road to a solution.

As it is, Georgieva sought to emphasize this in her comments. Noting that the EU’s 72,000-person quota as part of the one-for-one swap between Ankara and Brussels was just the beginning, she said: “The EU has been aware for years that it has to address the refugee problem. In the discussions on the refugee crisis, we were talking about the 1.5 million refugees in Europe; what about the 59 million people that could be at our door due to a variety of disaster scenarios? As such, the EU needs to exert efforts to address the root of the problems that have produced the refugee crisis – particularly in terms of effecting political solutions to military conflicts. Moreover, what we need to do should not be restricted to providing shelter and food for refugees in Turkey, Jordan and Lebanon. We need to create opportunities for schools and work for people so that the influx is decelerated.”

Instead of heeding Turkey’s warnings in a timely fashion, the EU busied itself gawking at the approaching tsunami, Bozkır said, while adding that he was pleased the bloc had finally – if tardily – comprehended the severity of the situation. More than financial aid, Turkey expects collaboration and a sharing of responsibilities from the EU, Bozkır noted, adding that Ankara needed to again feel it was “part of the family.”

Despite realizations that there will be a number of problems in the implementation of the deal, from the return of refugees to the expectations of visa-free travel and other issues, there is a hope that the agreement will somewhat deter refugees from attempting to illegally enter Europe and save them from the clutches of human smugglers.

It behooves one to say, however, that the majority of participants milling about during the coffee break were in the “doubters” category.

At the outset, participants expressed their desire to see Europe emerge from this stress test with added strength. Similar hopes for Turkey depend on a revival of relations with the EU that are partly tied to the continued positive trajectory of the Cyprus peace negotiations, which would help open accession chapters that are currently under veto.

Rather than unfettered access to the Schengen zone come June, it is more likely that a narrower group of people (business leaders, academics, students and the like) will be able to benefit from visa-free travel.

Bozkır, meanwhile, addressed critics at the forum who asserted that Turkey was straying from the Copenhagen criteria, suggesting that they should think again. “[If Turkey doesn’t enter a deal due to the points you mention], it will be deprived of opportunities for progression. In an era in which human rights and democracy are under threat, let’s work together to make Turkey a better country,” he said.