“Gezi Ruhu” bir yıl sonra nerede?

Toplumsal muhalefetin genç, özgün, orantısız zekâ ve mizah gücüyle kendisini dışa vurduğu Gezi Olayları’nın üzerinden tam bir yıl geçmesine rağmen Türk siyaset tarihinin bir dönemini anlatmak bakımından hâlâ önemli bir referans noktası olma özelliğini taşıyor.

resim1
Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyelerinden Yard. Doçent Dr. Murat Özbank ile 2013 yılında yayınladığı Gezi Ruhu ve Politik Teori isimli kitabı üzerinden iktidar-muhalefet ilişkisi, sivil toplum bilinci, demokrasi ve özgürlük konularını tartıştık.

Yard. Doçent Dr. Murat Özbank ve Selin Nasi

Yard. Doçent Dr. Murat Özbank ve Selin Nasi

Gezi Olayları’nın üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Ancak halen önemli bir referans noktası olma özelliğini koruyor, büyük bir ihtimalle Türk siyaset tarihinde uzun yıllar da bu şekilde anılacak. Neydi Gezi hareketini farklı kılan sizce? Örneğin, 2007’de gerçekleşen Atatürk mitinglerinden ayıran neydi?

Türkiye’de toplumsal muhalefet kuruluşundan beri eşitlik üzerine kuruldu. Gezi ilk defa özgürlük üzerinden kurulmuş bir toplumsal muhalefetti bana göre.

Daha önce sınıfsal eşitlik üzerinden kurgulandığını söylüyorsunuz.

Kültürel anlamda da dışlanmış, muhafazakâr kesimlerin eşitlik talepleri vardı. Bizim siyasal alanda adalet dediğimiz şeyi hep eşitliğe referansla vurguladık. Özgürlük bu coğrafyada her zaman çok kıymetli bir erdem olmadı. Biz solu da özgürlükçü bir proje olarak yeni düşünmeye başladık. Sol da bir eşitlik projesiydi hep. İlk defa özgürlük kendiliğinden bir talep olarak patladı.

İkincisi kendiliğindenliğiydi bu hareketi farklı kılan. Güdümlü olmaması. Aslında Gezi’de olan şey herkesi şaşırttı. Gezicileri de şaşırttı. Hükümeti de, siyasal partileri de… Hepimiz oradayken kafa karışıklığı içerisinde geziyorduk. Ben hareketin epey içindeydim. Gezi’yi dolduran topluluk, ezici bir çoğunlukla herhangi bir örgütlü bir siyasal hareket içinde yer almayan insanlardan oluşuyordu. 20-40 yaş kuşağı içerisinde…

Tam da apolitik gençlik olarak tanımlanan bir kesimden söz ediyoruz…

Apolitik gençlik diyebiliriz. Gezi’de olan şey sıradan insanı devrimci yapmasıydı. Siyasi katılımı seçimden seçime oy vermekle sınırlı insanlar sokağa indi. İlk defa örgütler bir şey düzenleyip insanları sokağa sürmedi, tam tersine insanlar, kitleler örgütleri sürükledi, peşlerine taktı.

Ve sahiplenilmesine de karşı çıktı insanlar öyle değil mi? Herhangi bir siyasal parti veya hareketle özdeşleştirilmeye tepki verdiler…

Evet, öyle. Gezi’nin itici gücü örgütsüz, sokaktaki bireysel insanlardan oluşmasıydı…

SİVİL İTAATSİZLİK
Gezi ile Türk toplumunun sivil toplum bilincini keşfettiğini söylemek abartılı mı olur?

Deneyimleyerek öğrenmesini sağladı diyebiliriz. Atatürk mitinglerinden farkı neydi sorusuna cevap vermek gerekirse, Gezi tam da o mitinglerin olduğu sanılan ancak olmadığı şeydi. Atatürk mitinglerinde, bir şekilde insanların, o dönemde laik kesimin, yaşam tarzına ilişkin, varoluşsal korkuları kışkırtılmış ve sokağa dökülmüşlerdi. O güdümlü bir hareketti. İnsanlar elbette kendi korkularında samimiydiler o zaman da. Sıradan insanlar, kendi özgür iradeleriyle çıktılar. Bir korku ile çıktılar. O korku da örgütlendi. Ben kitapta buna ‘örgütlenmiş öfke’ adını veriyorum.

Gezi bir sivil itaatsizlik eylemiydi. Siyasi iktidar hareketin sivilliğinden çok itaatsizlik niteliğinin üzerinde durdu ve buna göre karşılık verdi. Peki, kamusal alanda sivil itaatsizlik noktasına gelinceye dek toplumun siyasi karar alma mekanizmasına etki edebileceği katılım araçları, kurumlar var mı? Varsa sorun işleyişte mi?

Kurumlar var ancak işleyiş demokratik katılıma hizmet etmiyor. Gezi’den beri gitgide o noktadan uzaklaşıyoruz. Sivil itaatsizlik, demokratik siyasetin meşru zemini içerisinde görülebilecek bir katılım yöntemidir. Düzgün işleyen demokratik katılım kanallarının olduğu bir yerde çok daha az görülen bir durum ancak hemen her demokraside olan bir müessese. Sivil itaatsizliği itaatsizlik yapan şey, var olan kanunların dışında bir şey olması. Yalnız burada kanunla hukuku birbirinden ayırmak gerek. Sivil itaatsizlik eylemlerinin bir hukuku var. Kanunsuz olmakla birlikte hukuk dahilinde. Onları sivil yapan şeyse-biz Türkçe’de sivil kelimesine üniformasız anlamını yüklüyoruz. Oysa bunu tam karşılığı medeni kelimesidir. Medeni itaatsizlik eylemleri, şiddet içermeyen, bir şekilde var olan kanunların tıkandığı bir noktada, kanunların engelleyemediği bir haksızlığın engellenmesini, bunun için gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını sağlamak amacı taşır.

Tarihsel perspektiften Türk siyasetinde çok partili hayata geçişten itibaren muhalefete yaklaşım daima sorunlu olmuştur. Bunun sebebi sizce nedir? Cumhuriyet Türkiye’si kurulurken, devlet-birey ilişkisinin  devleti bireyin önünde tutan anlayış üzerine temellendirilmiş olmasıyla açıklamak mümkün mü?

Biz bu coğrafyada özgürlüğü kendi başına bir değer olarak benimsemiş değiliz. Cumhuriyetin mottosu ‘sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir toplum’dur. Böylesi bir toplum tanımı, içinde farklılıklara yer olmayan bir toplum demektir. Modern toplum ise çok fazla farklılığın bir arada yaşadığı bir toplumdur.

Ama Cumhuriyet kurulurken o dönemin şartlarında ulus-devlet projesi yok muydu, tek ulus-tek devlet ilkesi üzerinden tanımlanan?

Elbette, tek ulus tek devlet deniyordu. Ama mevcut kurumsal yapının içerisinde bizatihi o farklılıklar ve ayrılıklar hep vardı. Bütün mesele her dönemin kendi ideolojik projesi içinde bizim o farklılıklara tahammül edebilmemiz.

Muhalefet bizde bozgunculukla eşdeğer tutulmuş bir şey. Devlet yöneten bir kurum. Kamu yönetimini ele alalım örneğin. Kamu halk demek. Merkezi bir idarede tarafından yönetilecek bir şey olarak görülüyor. Kendi kendini yönetebilecek ve devletin bir takım araçlarını kullanacak bir aktör değil, devletin tam tersine siyasal şiddet araçlarına sahip olarak yönetecekleri bir şey olarak görülüyor kamu ya da halk.

Tam da bize okullarda öğrettikleri cumhuriyet tanımıyla çelişiyor. Cumhuriyet, haklın kendi kendini idare ettiği yönetim biçimi olarak tanımlanmaz mı?

Değerleri, dili tek tipleşmiş bir halk tahayyülü var. Ancak bu durumda yönetilebilir anlayışı hakim. Bugün gördüğümüz her türlü kültürel, ideolojik, felsefi, cinsel kimlik farklılıkları aslında bu coğrafyada insan yaşadığı her dönem vardı. Mesele o dönemde bu farklılıkların bir tehdit olarak algılanması. Halkın kendi kendisini yönetebilmesi için ilk yapması gereken şey, bu farklılıkların aşılması, ezilmesi ve tek tipleştirilmesi. Bir halktan ortak kimlik, ulus yaratma fikrinden yola çıkarak, bu halk kendini yönetmeden evvel biz halkı önce bir yapalım anlayışı ile toplum mühendisliği noktasında geliyoruz.

YÜZDE 50
Gezi olayları süresince kullanılan siyasi retorik ciddi bir toplumsal kutuplaşmanın varlığını gözler önüne serdi. Bu kutuplaşmanın kimseye fayda sağlamayacağı bilinse de nasıl aşılacağı konusunda genel bir karamsarlık hakim. Kitabınızda aynı çizim içinde farklı resimleri görmeye çalışan insanlar örneğini kullanmışsınız. Diğer bir deyişle toplumsal empati öneriyorsunuz. Neyi görmeye çalışmalı yüzde 50’lik gruplar?

Gezi ile şu dönem arasında ciddi bir fark olduğunu düşünüyorum. Gezi’de ve hemen sonrasında o çoğulculuk, o farklılık bütün renkleriyle vardı meydanda. Çeşitliliği tanımlamak adına, Gezi protestolarına katılan kendi öğrencilerimden örnek vermem gerekirse, aralarında Saadet Partililer, solun renklerinden öğrencilerim, CHP’li, MHP’li olduğunu bildiğim öğrencilerim vardı. Gezi’de Cuma namazı kılınırken, namaz kılanların güvenliğini Ateist Sosyalist Sol Gruplar sağladı. Başında Mustafa Kemal resmi kalpaklı omzunda İşçi Partili bayrak taşıyan yaşlı teyzeler benim gözümün önünde Kürtlerle Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çektiler. Şimdi dolayısıyla, Gezi’de herkesin kendi sloganını atarken, birbiriyle anlaşamadıkları noktaların bilincinde olsalar da yine de insani ilişkiler kurabildikleri görüldü. O farklılıkların en azından 15 gün bir arada yok sayılmadan, yaşayabilecekleri deneyimlendi… Birlikte bir şey yapabilme gücü vardı.

Gezi sürecinden sonra, Gezi’yle ilgili olarak hükümetin izlediği bir algı yönetimi stratejisi ise bütün bu çok renkliliği iki kategoriye indirgedi; yüzde 50-50 olarak. Şimdi bir taraftaki yüzde 50’den diğer tarafa bakınca grubun içindeki farklılıkların hiçbir anlamı kalmıyor.

Bu iki grup sanki monolitik birer yapıymış gibi gösterildi.

Aynen öyle. Gezici denilen yüzde 50’den baktığınız zaman blok halinde stereotip bir AK Parti seçmeni olduğu düşünülüyor. Oradan buraya baktığında stereotip bir Gezici profili olduğu varsayılıyor. CHP ile HDP, HDP ile TKP, TKP ve Sol Gelecek Partisi arasındaki farklılıklar bizim için çok önemli olsalar da, oradan bakıldığında görülmüyor. Aynı durum AK Parti’yi destekleyen kitlelerin AK Parti’yi destekleme saikleri anlaşılmaksızın blok olarak tanımlanıyor. Kutuplaştırma siyasetinin en büyük haksızlığı bu 70 milyon insan içerisindeki farklılıkları biz-onlar olarak ikiye indirgemek. Biz şu anda o gruplar arasında ilişki kurarken artık doğrudan insani ilişkiler kurmuyoruz. Birbirimize klişeleşmiş kimlikler üzerinden birtakım önyargılarla yaklaşıyoruz. Bu, birbirimizin özgün kimliklerini yok saymak anlamına geliyor. Kafamızda yarattığımız şeytanlarla kavga ediyoruz.

Yeni bir anayasa ihtiyacımızı da göz önünde bulundurduğumuzda Türkiye’nin nasıl bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı var?

Bizim yeni bir anayasadan çok yeni bir demokratik siyasal kültüre, birbirimiz arasında farklılığa tahammül eden bir siyasi kültüre ihtiyacımız var. Şu anda hâlihazırda anayasamızın ikinci maddesi “Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına saygılı bir demokratik hukuk devletidir,” diyor. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin altında imzası olan bir ülke. Eğer istenirse, bütün yasalar insan haklarına uygun şekilde yorumlanabilir. Bu uygulama hâlihazırdaki anayasa çerçevesinde dahi yapılabilir. İnsan hak ve özgürlüklerine aykırı hükümler dahi aşılabilir, bence aşılabilir. İhtiyacımız olan demokratik hak ve özgürlüklerimize saygılı, bir arada yaşama iradesini gösterebilecek, o iradeyi oluşturabilecek bir kültür.

Gezi bu yönden önemliydi. Gezi tüm farklılıklarıyla demokratikleşme iradesini kendi kendilerine kurmaya çalıştıkları bir vakaydı. Demokrasi tepeden bahşedilen bir şey değildir. Bana kendimi yönetme yetkisi kimse bahşedemez. O yetki kendimi yönetmek istiyorsam, fiili olarak almam gereken bir yetkidir.

GÜÇ REFLÜSÜ
Gezi Ruhu ve Politik Teori kitabınızda Habermas’ın çevre ile siyasi merkez arasındaki etkileşim döngüsü üzerinden kurduğu tartışmacı demokrasi modelini anlatıyorsunuz. Bir ‘Güç reflüsü’ tanımınız var. Bunu açıklar mısınız?

Bir demokratik ülkede politik güç kendi kendini yönetmek isteyen insanların politik iradesinden doğar. Ve bu insanların ortak iradesi doğrultusunda devlet kendi politikalarını oluşturur. Yani güç kamusal alanda oluşan politik iradeden kamuoyundan halktan, halkı oluşturan farklı insanlardan devlete doğru akar. Güç reflüsü dediğimiz şey, gücün ters yönde akmasıdır. Tıpkı hastalığın kendisinde olduğu gibi. O da şu anlama gelir. Devleti yöneten halkın iradesi değildir. Halkın ortak iradesini oluşturan kuran, diğer bir deyişle benim ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi belirleyen şey, devletin şiddet araçlarına sahip olan insanların iradesidir. Bir demokraside kamu devleti yönetir. Güç reflüsünün olduğu bir düzende ise devlet kamuyu yönetir. Kutuplaşma hadisesi de tam da böylesi bir güç reflüsüne işaret etmekte. İletişim araçlarını elinde bulunduran siyasi merkez tarafından Türkiye’nin yüzde 50’lik kesimleri birbirleri hakkında ne düşüneceklerini, ne hissedeceklerine doğrudan birbirileriyle kurdukları ilişki üzerinden karar vermiyorlar, tam tersine birbirimizi –nasıl algılayacağımız yukarıda bir yerde belirleniyor ve bizim ortak irademiz bir mühendislik projesi olarak ortaya çıkıyor. Siyasal güç siyasal merkezden halka doğru akıyor.

Öncelikle bu güzel sohbet için teşekkür ederim. Gezi Ruhu Türkiye’de yıllardan beri sağlıklı bir düzleme oturtulamamış  birey-toplum-devlet ilişkisinin iktidar-muhalefet gerilimine bağlı olarak bir noktada patlak vermesiyle doğdu. Sizin de dediğiniz gibi farklılıklarına rağmen bir arada hareket edebilen insanların yanlış gittiğini düşündükleri bir konunun düzeltilmesi amacıyla ortak irade sergiledikleri bir sivil toplum deneyimiydi. Bugünse toplumsal muhalefetle özdeşleştirilme noktasında hala önem taşıyor. Dileriz ki bahsettiğiniz güç reflüsüne fırsat verilmeden, ülkemizdeki mevcut kurumlar demokratik meşruiyete hizmet edecek şekilde işletilir ve birlik olmanın tek tip olmaktan değil farklılıklara saygı duyarak bir arada yaşama iradesi göstermekten geçtiği bilinci yerleşir.