Trump’ın yükselişi bize ne söylüyor?

Süper Salı galibiyeti ardından Donald Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olması artık kötü bir şakadan ziyade ciddi bir olasılık gibi. Durumun ciddiyetini geç de olsa kavrayan Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen ulusal güvenlik uzmanları halka açık bir mektup yayınlayarak, böylesi bir adayın partilerini temsil etmeye uygun olmadığını duyurdular.

Şimdi umutlar, rakiplerin önümüzdeki haftalarda gösterecekleri performansa, özellikle kazananın tüm delegeleri çıkardığı Florida ve Ohio eyaletlerinden gelecek sonuçlara bağlı. Bir olasılık, parti içinde merkezi oluşturan grupların Trump karşısında başka bir adayın -bu bir Demokrat aday dahi olabilir- etrafında birleşmeleri. Bir diğer olasılık ise herhangi bir adayın tek başına yeterli delegeyi çıkaramaması durumunda, başkan adayının parti içi kurultayda belirlenmesi. Böylesi bir durumda merkez tabanın tercihini Florida’lı Senatör Marco Rubio ya da seçim yarışını sessiz sakin sürdüren ve Cumhuriyetçi adayların en ılımlısı sayabileceğimiz Ohio Valisi John Kasich’ten yana kullanabileceği söyleniyor.

Bugüne dek çılgın milyarderin adaylık yarışındaki önlenemez yükselişi, sağduyunun galip geleceğine ilişkin tahminleri haksız çıkardı. Bu sebepten, başkanlık yarışının son çeyreğinde Demokrat Hillary Clinton karşısına Cumhuriyetçi Trump çıktığı takdirde, Hillary’nin galibiyetine kesinmiş gözüyle bakmamakta fayda var.

ABD’nin aldığı dış politika kararlarının dünya çapında etkileri düşünüldüğünde, seçim sonuçları aslında hepimizi ilgilendiriyor.

Adaylar seçim kampanyalarında, bu seçimlerin ABD’nin kalbi ve ruhu adına bir mücadele olduğunu vurguluyor. Haksız sayılmazlar.

Trump’ın kendisini alkışlayan kalabalıklara vaat ettiği şey Başkan Barack Obama’nın politikalarını tersine çevirmekle sınırlı değil; kendisinin inanç özgürlüğü, azınlıklar, göç ve işkence konularındaki siyasi duruşu anayasayla güvence altına alınmış Amerikan değerleriyle çelişiyor. Bu anlamda demokratik kültür ve kurumların gücünü ölçmek açısından bir turnusol kağıdı görevi görecek başkanlık seçimlerinin Amerikalıların bundan sonra izleyecekleri yolu belirleyeceğini söylemek yanlış olmaz.

Trump, nihayetinde Beyaz Saray’a çıkabilecek mi bilinmez ancak böylesine agresif, ırkçı, siyasi deneyimden yoksun siyasi önerilerin kitlelerce karşılık bulması izahı hak ediyor.

Sanılanın aksine Amerikan siyasetinde dış politikanın seçmen tercihleri üzerindeki etkisi -savaş durumu veya ülkeye dönen cenazeler söz konusu değilse- oldukça sınırlıdır. Buna karşılık liderlerin ekonomik performansı ve beklentiler önemli bir yer tutar.

Aslında Başkan Obama’nın koltuğu devralır devralmaz patlak veren 2008 krizine rağmen, görev süresince ekonomik düzlemde oldukça iyi bir iş çıkardığını söylemek mümkün. İşsizlik oranı yüzde 5 ile son yedi yılın en düşük seviyesine geriledi, halk arasında Obama Care olarak da bilinen sosyal sağlık reformu kapsamında 20 milyon Amerikalı sigorta güvencesi altına alındı.

Öte yandan reel gelirlerde herhangi bir artış olmaması, ev sahibi olanların azalması, buna karşılık katlanarak büyüyen eğitim kredi masrafları özellikle orta sınıfın belini epey büktü.

Ama belki de bu baskıyı en fazla katlanılmaz kılan, gelir dağılımındaki eşitsizlik. Sadece 2009 ile 2014 arasında Amerikan toplumunun yüzde 1’lik kaymak kesimi yüzde 27.1 oranında zenginleşirken, geri kalan yüzde 99 için bu oran yüzde 4.3. Bu da bir bakıma neden seçmenlerin aşırı sağ veya aşırı soldan medet umduklarını bir nebze de olsa açıklıyor.

Kuşkusuz, Trump gerek küreselleşmenin sonuçlarını, gerekse yapısal tıkanıklıkların dayattığı sorunların etkisini derinden hisseden tepkili seçmenin geleceğe ilişkin kaygılarını ustalıkla kullanıyor. İşadamı kariyerine güvenerek insanlara daha çok işgücü yaratmayı vaat ediyor. Bunu da denizaşırı yatırımı ülkeye geri çekerek, göçmenlere kapıları kapatarak, sağlık sigortası programını iptal ederek ve tabi vergi kesintileriyle yapabileceğini iddia ediyor.

Dış politikada ise Amerika’yı yeniden büyük bir güç yapacağına söz veren Trump, Soğuk Savaş döneminin duayen diplomatlarına atfen “satranç oyuncularının zamanının geçtiğini” kendisinin “iş bitirici başkan” olacağını söylüyor.

Ünlü Siyaset Bilimci Seymour Martin Lipset’e göre demokrasi tersine dönebilen bir süreçtir; özellikle de demokrasiyi teşvik eden kapitalizm, ekonomik büyüme ve ılımlı muhalefet gibi faktörler tehdit altındaysa. Otoriter yönetimlerin küresel ölçekte yükselişe geçtiği şu dönemde, umutsuz kitlelerin yüzlerini güçlü liderlere döndüğünü, ekonomik ve siyasi güvenlik karşılığında özgürlüklerinden feragat etmeye meyilli olduklarını görüyoruz. Başkanlık seçimleri tartışmaları demokrasinin beşiği ABD’nin bile bu trenden muaf olmayabileceğini gösteriyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD eliyle kurulmuş liberal demokratik düzen giderek çözülürken, bugün o düzenin temelini oluşturan değerlerin ayakta kalması için ABD liderliğine her zamankinden daha çok ihtiyaç var.

Ümit edelim ki sağduyu galip gelsin…