Yeni yıla “Yeni Türkiye”

Seneyi uğurlarken alışkanlıktan olsa gerek, eskiyle hesap kesilir; umutlar, dilekler yeni yıla devredilir. Bu sene yeni yıla ‘Yeni Türkiye’yle giriyoruz. Peki ama eskisinden farklı olarak bize ne vaat ediyor Yeni Türkiye?
***
Aslında değişim ve yenilik seçim kampanyalarında sıkça kullanılan öğelerdir. Yeni Türkiye tartışması da cumhurbaşkanlığı vizyon belgesinin açıklanması ardından başlamıştı. Ancak Yeni Türkiye söylemi, başarılar ve yenilgilerle dolu on iki yıllık iktidarın, siyasi alternatifsizlik karşısında kendini yenileme çabası olmaktan öte bir amaca hizmet ediyor. Bir bakıma 2010’dan bu yana siyasi gücü Devamı…

Hamas İran’la nikah mı tazeliyor?

İsrail Savunma Bakanı Moşe Ya’alon bir süredir dikkatleri başta Hamas Siyasi Büro Şefi Salih el Aruri olmak üzere, Türkiye’de barınan Hamas yetkililerine çekmeye çalışıyor. Ekim ayında, dönemin ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel’la görüşen Ya’alon, Hamas’ın biri Gazze biri de İstanbul olmak üzere iki karargahı olduğu iddiasında bulunmuştu.
26 Kasım’da Batı Şeria’da Hamas’a ait bir hücre evi ortaya çıkarıldı. Hatta hücre evinin Türkiye ile bağlantısı olduğundan yola çıkan İsrail hükümeti teröre destek verdiği gerekçesiyle Türkiye’ye yaptırım uygulanması için NATO’ya çağrı yaptı. Devamı…

Çözümsüzlük Çözüm Değil!

image

Doğu Kudüs’te giderek artan şiddet olayları “3. İntifada yolda mı?” tartışmalarını körüklerken, diğer taraftan dünya gündemine ABD – İsrail ilişkilerine gölge düşüren hakaretamiz nitelemeler damga vurdu. The Atlantic dergisine konuşan bir ABD’li yetkilinin Başbakan Binyamin Netanyahu için korkak anlamına gelen bir sıfat kullanması iki ülke arasında soğuk rüzgârlar estirdi. Her ne kadar Beyaz Saray ismi gizli tutulan yetkilinin diplomasiyle bağdaşmayan beyanatına mesafeli yaklaşsa da, durumu iki ülke arasında bir süredir biriken bastırılmış hoşnutsuzlukların bir dışavurumu olarak görmek mümkün. Özellikle böylesi bir açıklamanın Savunma Bakanı Moşe Ya’alon’un tartışmalı geçen Washington ziyareti ve Netanyahu’nun Doğu Kudüs’te 1000 kadar yeni yerleşim birimi inşaatını onayladığını duyurmasının ardından gelmesi düşündürücü. Devamı…

Petrol Üzerinden Stratejik Savaş

Petrol fiyatları son yılların en düşük seviyesinde seyrediyor. Avrupa’da işlem gören Brent petrol fiyatı 82.72 dolar, Amerikan ham petrolün varili (WTI) ise 80.77 dolara geriledi. Üstelik de petrol rafinerilerinin topun ağzında olduğu Ortadoğu’da süregelen savaş ve Rusya-Ukrayna arasında inişli çıkışlı seyreden siyasi gerilime rağmen. Peki, bu durumu nasıl açıklayabiliriz?
Devamı…

Realpolitik Ayarı

Haftaya İslam Devleti’yle (İD) mücadeleye yön verecek üç önemli gelişmeyle başladık. Bunlardan biri ‘Eğit – Donat’ programı kapsamında Suriye’den gelecek ılımlı İslamcı muhaliflerin Türkiye topraklarında belirlenecek bir askeri üste, ABD kontrolünde eğitilmeleri üzerine anlaşmaya varılması; ki teknik detaylar Türkiye’ye gelecek ABD heyetiyle yapılacak görüşmelerin ardından netleşecek. Devamı…

Ukrayna-Rusya hattında neler oluyor?

imageTüm dikkatimizi Uluslararası Koalisyonun İslam Devleti ile savaşına odakladığımızdan Ukrayna-Rusya arası gelişmeler gündemin yoğunluğu arasında kayboldu.
Oysa tam da bu kışın diğerlerinden daha soğuk geçeceği beklenirken, Rusya ile Ukrayna arasında doğalgaz krizini çözecek çerçeve anlaşma imzalandı. İki ülkenin onayından sonra, Ukrayna yıl sonuna dek Rusya’ya olan borçlarını ödemesi karşılığında doğalgaz alabilecek. Peki, bu noktaya nasıl geldik? Filmi biraz geriye doğru saralım. Devamı…

Olmak istediğimiz kişi neye benziyor?

image

Aslında her şey Ümit Kıvanç’ın Koton reklamlarını eleştiren yazılarıyla başladı. Hani şu çocuklara boylarından büyük imajlar yükleyen…Kafamın bir köşesinde tartışmanın izleri hala canlıyken, moda dergisinde gördüğüm reklam sloganı “İşte bir başka vaka!” dememe sebep oldu.
Söz konusu firma ABD’li bir ayakkabı firması. Reklam afişinde bir kadın, hedef tahtasının önünde, elindeki okları ve güzel bir bacak siluetinin altında leopar desenli ayakkabısını gösterecek şekilde poz vermiş. Slogansa şu: “Starter: Husband hunting”-Koca avlama-başlangıç- şeklinde tercüme edebiliriz.

Afişi görenlerin pek çoğunun reklamı estetik açıdan oldukça çekici bulacağına şüphem yok. Ancak ben slogana takıldım. “Koca avlama” misyonuyla süslenen bir kadın…Hayvan desenli bir ayakkabı giyerek aslında kadının kendisinin av olduğu ama “ava giden avlanır” misali müstakbel kocasını avlamaya gittiği alt mesajını alıyoruz.
Sahiden bu mudur güçlü kadın imajı? Evlilik müessesesi nedir, ne olmalıdır konularına girmeye hiç gerek yok. Zaten avlayarak elde ettiğiniz bir adamdan ne hayır gelir ki? İlişkilerin bir güç savaşı olduğunu varsaysak bile, reklam kadını evlilik için kurgulamakla kalmıyor, “yuvayı yapacak dişi kuşu” etkin ve aktif kılarken,erkeği “av” konumuna düşürüyor. Ama nihayetinde yetişkinleri hedefleyen bir reklam ve beğenmezseniz; ürünü almazsınız olur biter, diye düşünebilirsiniz.

Oysa reklamların yüzümüze vurduğu gerçeklerle yüzleşmek gerekiyor. Çünkü bu sloganların alıcısı var. Reklam ve pazarlama başarısı toplumsal değerleri doğru okumaktan geçer. Dolayısıyla önümüze gelen mesajlar aslında hem bize dayatılan hem de bizim ulaşmaya çalışarak ayakta tuttuğumuz, beslediğimiz birtakım değerlere ayna tutuyor. Soruna arz talep meselesi olarak bakmalı ve çuvaldızı kendimize batırabilmeliyiz.
Bizler önceliklerimizi, hayattaki hedeflerimizi, değer yargılarımızı değiştirmediğimiz sürece bu tarz yayınlar önümüze gelmeye devam edecek. Değişimi tetikleyecek olan ise farkındalık yaratılması.

Nasıl ki ayakkabı reklamı kadın-erkek rolleri ve evlilik üzerinden hedef kitleye ulaşıyor, çocuk giyim reklamları da ebeveynlerin çocukları için tasarladıkları gelecek hedeflerine hitap ediyor. Nedir bunlar? Çocuklarımız güçlü olsunlar, ezilmesinler, seçen ve seçilen olsunlar, başarılı olsunlar, tüm bunları alt alta koyunca mutluluğa ulaşırlar diye düşünüyoruz. Buna ek olarak, maalesef birçok anne-baba çocuklarında kendi yaşamlarını temize çekme gayreti içinde.Çocuklarını kendilerinin birer küçük kopyası olarak görmek bir taraftan kendi eserlerine bakarken gururlarını okşuyor, diğer yandan “çok şükür büyüttük” düşüncesi içlerine su serpiyor. İşte reklamlar tam da bu yumuşak noktadan saldırıyor.Ürünlerin vaat ettiği daha uyanık, ne istediğini bilen, kız tavlayan/beğenilen, şık giyinen, aykırı olan, takip edilen olma gibi nitelikler anne babalara güven veriyor.Ne de olsa ürünleri çocuklarına satın alacak olanlar ebeveynler değil mi?

Çocukların anne babalarını taklit etmeleri, onlar gibi olmaya özenmeleri, psikolojik gelişim sürecinin parçası olsa da (erkekler babayı, kızlar anneyi örnek alarak büyür), yaşlarına uygun olmayan rollere bürünmeleri, tam da reklamlarda eleştirdiğimiz türden küçük kadınlar ve küçük adamlar olmaları sakıncalı.Cinsel rollerin oturması,dış dünya ile kurulan ilişkilerin belirlenmesi ve tüm bu gelişimin güven bağı zedelenmeden, çocukların psikolojik açıdan soyut kavramları idrak etme kapasitesine paralel ilerlemesi gerektiğinden…

Çocukların korunmaya ve doğru yönlendirilmeye muhtaç olduklarını düşündüğümde Kıvanç’ın hassasiyetini paylaşmamak mümkün değil. Ancak kabahati firmalara yüklemek yerine kendi içimize dönüp özeleştiri yapmamız gerektiğine inanıyorum.
Ürünleri satın alırken ürünle gelen mesajı da satın almış oluyoruz. En azından farkında olalım. Olmak veya oldurmak istediğimiz kişiyi sorgulayarak başlayalım.

Kırılgan Koalisyon

11 Eylül saldırılarından on üç yıl sonra, kökü kurutulamayan, hem bölge hem de dünya güvenliğini tehdit eden teröre karşı bir başka savaş başlıyor.
Karşımızda yine bir gönüllüler koalisyonu var. Ancak İslam Devleti (İD) tehdidi karşısında bir araya gelen devletler, ulusal/mezhepsel çıkarlarını geri plana iterek ortak irade gösterebilecekler mi, orası meçhul. Bu da savaşın uzun süreceği yönündeki beklentileri artırıyor.
2003 Irak müdahalesiyle terörle savaşın sadece askeri güçle kazanılmadığını tecrübe ettik. Bu açıdan söylem zenginliği için bile olsa Türkiye’nin dile getirdiği teröre zemin hazırlayan koşullarla ve cihatçı ideolojiyle mücadele özünde önem taşıyor. İD’in kökü kazınsa dahi yerini bir başka cihatçı grubun almayacağının garantisi yok. Selefi olan El Kaide’den farklı olarak egemenlik ve yönetim odaklı İD’in bölgede temsil hakkından yoksun gruplara yeni bir düzen sunması Ortadoğu’daki asıl sorunun iktidar kaynaklı olduğunun bir kanıtı aslında.
Bu sebeple Irak’ta Haydar el Abadi hükümetinin meşruiyet kazanıp kazanmayacağı, Suriye’de ise Esad rejiminin iktidar paylaşımına, çoğulcu bir yönetim şekline ikna olup olmayacağı İD’e karşı girişilecek savaşın cephe arkasında kazanılmasında belirgin rol oynayacak.
Hal böyleyken gözler Suriye ve Irak’taki istikrarsızlıktan kendi çıkarlarına uygun siyasi yapılar devşirmek isteyen Suudi Arabistan, Katar ve İran gibi aktörlere çevriliyor. Bölgede Sünni-Şii eksenli ve Sünniler içinde Vahabi-Müslüman Kardeşler çizgisi üzerinden süregelen iktidar çekişmesi durulmadıkça vesayet savaşlarının önünü almak mümkün olmayacak gibi.
Üstelik inanç üzerinden yürüyen jeopolitik rekabet, pastadan pay almak isteyen bölge dışı aktörleri de sorunlara dahil ediyor. Bugünkü ortaklıkların şekillenmesinde enerji alışverişinin rolünü unutmamak gerek.İç savaş öncesi dönemde Katar gazının Suriye’den geçmesi değerlendiriliyor; İran-Irak ve Ürdün’ü bağlayacak alternatif hat üzerine pazarlıklar yapılıyordu. Hatta Rusya ile ilişkilerin bozulmasından çekinilerek kamuoyundan bir süre gizlenmiş, konuyla ilgili Rusya’ya güvence verilmişti. Dolayısıyla 22 Eylül haftası New York’ta yapılacak Birleşmiş Milletler toplantısında Rusya’nın nasıl konum alacağı da operasyonun Suriye ayağını şekillendirecek.
İslam Dünyası İD’le savaşta samimiyse-iyimser bir yaklaşım da olsa-kendi içinde ideolojik detoksa gitmesi, teröre karşı toplu bir duruş benimsemesi gerekiyor. Ne var ki bölge çıkar çatışmaları sebebiyle ortak bir terör tanımından yoksun. Koalisyon denen yapı fazlasıyla kırılgan. Cidde’de ortak bildiriye imza koyan ülkelerin pek çoğunun, İD tehdidi palazlanıp kendi sınırlarını tehdit etmeye başlayıncaya dek örgüte doğrudan veya dolaylı olarak askeri ve mali destek sağladığı çeşitli kaynaklarca malum.
Türkiye’ye gelirsek… Rehine krizi sebebiyle manevra kabiliyetini Kürtlere kaptırmış olan Türkiye’nin, haftalardır dış basını meşgul eden sınırlarındaki denetimsizlik, kaçak petrol ticareti ve cihatçıların himaye edildiği gibi iddialar sebebiyle Batıyla müttefiklik bağları giderek sorgulanmakta. Buna bir süredir ABD Kongresi’nin terör örgütü olarak nitelediği Hamas’ın finansal liderinin Türkiye’de barınmasına ilişkin eleştirileri de eklersek, şu dönemde ihtiyacı olan son şey Katar’dan gönderilen Müslüman Kardeşler yetkililerine kucak açması olacaktır.
Öte yandan Türkiye’nin sınırlarında uzun soluklu bir savaşla yaşamaya alışması gerekiyor. Terörün sınır tanımazlığı da hesaba katıldığında maceraya atılmadan son derece hassas dengelerin gözetilmesi gereken bir döneme giriyoruz. Ayırım yapmaksızın teröre karşı net bir duruş almak, inançla şiddet arasına mesafe koymayı zorunlu kılıyor. Geçmişteki tüm yanlış hesaplara rağmen en azından koalisyon kapsamında ABD’ye vermiş olduğumuz taahhütleri yerine getirmek kaybettiğimiz itibarı biraz olsun geri kazandırabilir.
Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamayı bu yönde bir dönüşümün işareti olarak yorumlamak mümkün… “Biz sınırımızda herhangi bir terör yapılanması, radikalleşme istemeyiz. Sünni Şii olması önemli değil. Şiiler yalnızlaşmış olsa onları da savunmak gerekirdi. Yapılması gereken bu tür tehditlere karşı ortak bir tutum sergilemek. Ortak tutumun bir taraf adına dönüşmemesine özen göstermek.”
Verilen sözlerin ardında durulup durulmadığı, perde arkasında devam eden uluslararası işbirliğinin detayları gün yüzüne çıktığında anlaşılacak. O zamana dek, Türkiye’nin İD’e karşı benimseyeceği siyasi duruş, hem kimliğini hem de dış politika yönünü belirleyecek bir pusula görevi görecek.

Yeni bir dünya savaşına ne kadar yakınız?

Bundan 100 sene önce ağustos ayında Avusturya Macaristan İmparatorluğu Veliaht Prensi ve eşinin bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesiyle Avrupa’nın ittifaklar ağı çökerek, adeta bir bataklık gibi devletleri savaşın içine çekti. Dört sene süren savaş yaklaşık on yedi milyon can aldı. Koca bir nesil kaybedilirken, bir devre damga vurmuş Osmanlı, Avusturya Macaristan ve Rusya gibi imparatorlukların yıkılışına da tanıklık edildi. Savaşı bitiren anlaşmalar ise sağlam dayanaklar üzerine oturmaması, özellikle yenilen devletlere dayatılan onur kırıcı içerik sebebiyle ilkini aratmayan bir başka dünya savaşına zemin hazırladı.
Bugün dünyanın dört bir tarafında süren çatışmalar ve giderek tırmanan diplomatik krizlerin yeni bir dünya savaşına dönüşüp dönüşmeyeceği endişeyle izleniyor. Üstelik özellikle Ortadoğu bağlamında Birinci Dünya Savaşı’nda temeli atılmış (Sykes-Picot anlaşması gibi) birtakım sınırların “yanlış hesap Bağdat’tan döner” misali yeniden şekillendiği bir dönemdeyiz. Ortadoğu’da kangren olmuş İsrail-Filistin sorunu, Suriye ve Irak’ı kasıp kavuran İslam Devleti terörü, Rusya’nın Avrupa’da önce Kırım sonra Ukrayna üzerinden yürüttüğü genişleme politikası, bir taraftan Çin’in Güney Çin Denizi’nde egemenlik iddiaları bir kıvılcımla patlamaya hazır kriz alanlarından bazıları. Devamı…

Zoraki kahraman

Obama, ABD’nin kimsenin polis gücü olmayacağını, soruna müdahil aktörlerin çözüm için inisiyatif almaları gerektiğini vurguluyor. İşte en sonunda süslü laflar etmekten vazgeçip, gerçeği açıkça ortaya koydu, sonuç gene hüsran. Dünyanın en büyük askeri gücünün bölgede yaşanan insanlık dramına seyirci kalmasına vicdanen isyan ediyoruz. Halbuki ABD’nin askeri müdahale için masaya koyduğu kriterleri vicdan penceresinden değil ulusal çıkarlar açısından değerlendirmek gerekiyor Devamı…