Jewish people in Turkey eyeing move to Spain: NYT

foto

Many Sephardic Jews in Turkey are now applying for Spanish citizenship in anticipation of a parliamentary bill expected to pass this month in Madrid, which would grant nationality to Jewish people who were expelled in 1492, during the Inquisition, according to a report by the New York Times on May 27.

“There are many reasons to leave, a lack of work opportunities, growing polarization within society and oppressive leadership. But the hatred toward our community has been the tipping point for me,” the U.S. newspaper quoted Rafi, 25, a graphic designer based in Istanbul, as saying.Rafi provided only his first name out of fear of harassment by Turkish nationalists, the NYT said. “There is no future here,” he was quoted as saying.

“Most are seeking visa-free travel within Europe and an opportunity to escape what they see as rising anti-Semitism in Turkey,” the newspaper said.

The NYT also quoted Selin Nasi, a columnist for Jewish weekly Salom, who said Turkey had taken some positive symbolic steps to improve relations with Jews.

“If anything, our community has been embraced and respected,” said Leon Ennekave, 70, the president of the Bursa Jewish Foundation in the northwestern province, as quoted by the NYT.

İran’ın dönüşü-mü

image

Başkan Barack Obama görev süresinin dolmasına iki yıldan az bir zaman kala dediğini yaptı. P5+1 ülkeleri ve İran arasında, 18 aydır inişli çıkışlı seyreden nükleer müzakereler 2 Nisan’da sonuçlandı.
İran’ın nükleer enerji üretim hakkını tanıyan ancak 10-15 yıl süreyle uranyum zenginleştirme miktarına, nükleer silah üretimini engelleyecek şekilde kısıtlamalar getiren, tüm bu faaliyetleri Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun denetimine açacak ve karşılığında da İran’a yönelik yaptırımların kaldırılmasını Devamı…

Renovated synagogue empty after reopening as it lacks community

kk

Members of Turkey’s Jewish community attend the reopening ceremony of the Great Synagogue in Edirne on March 26 after a five-year government restoration project. REUTERS Photo

Just a week before Passover, Turkish Jews woke up to a morning full of excitement and hope. They got on the buses waiting to take them to Edirne, to the city that their families once had to leave following the Thrace pogroms in 1934. It was the reopening day of the Great Synagogue, which had been left in ruins for decades.

“I was the last rabbi that had served in the synagogue,” said David Azuz. “The last time I opened the doors was back in 1969.”

Now, after decades, the first sermon was going to take place. Yet, sadly enough, the next day silence would fall all over the temple again since there was no longer a Jewish community living in Edirne to gather for prayers.

As the largest Jewish temple in the Balkans and the third largest in Europe, the Great Synagogue looked like it did in its glory days with sublime domes, painted in sunshades of yellow, after five years of restoration. The cost of the project undertaken by the Directorate General of Foundations was an estimated 3.7 million dollars. Devamı…

Edirne kaybettiği cemaatini geri çağırıyor

image

Mısır’daki esaretten kurtuluşun kutlandığı Pesah Bayramı’ndan tam bir hafta önce, Türk Yahudi Cemaati heyecan ve umut dolu bir güne uyandı. Otobüslerine binip, Edirne’ye doğru yola çıktılar. Bir zamanlar, 1934 Trakya olayları olarak anılan yağma ve yıkımın ardından, ailelerinin terk etmek zorunda kaldıkları o şehre.

O gün Edirne’deki Büyük Sinagog’un restorasyon sonrası yeniden açılış günüydü. “Ben bu sinagogda görev yapan son hazandım, “diyordu David Azuz, “En son 1969’da kapısını açmıştım.” Şimdi yıllar sonra ilk kez dualar tınlayacaktı duvarlarında. Ancak ne yazık ki ertesi gün yine sessizlik çökecekti kutsal mabede, çünkü Edirne’de artık minyan yapacak cemaat kalmamıştı. Devamı…

Şahinlerin Zaferi

image

Binyamin Netanyahu siyasi zekâsını ve becerisini ortaya koyarak seçimleri kazandı. Hem de bunu, seçimlere bir hafta kala dünya liderine, kendi evinde meydan okuyarak başardı. Tüm iktidarların ipinin ABD elinde olduğuna inanan komplo teorisi severler için not düşülmesi gereken bir durum aslında.
Seçim anketlerinde Siyonist Birlik’in gerisindeyken,Netanyahu yarışı nasıl beş puan önde bitirdi? Devamı…

Ya adamın namuslusu?

İzninizle bu haftalık siyasete ara verip, bir kadın olarak yazmak istiyorum. Anlaşılan o ki, etek boyu, kahkahası, adet zamanları, evlilik yaşı, hamileliği, doğumu, kısaca kadınlığın her hali konusunda bizi yönetenlerin bir fikri var. Kadının adını zikretmekten imtina edenler, oldukça muğlak bir namus kriteri üzerinden kadınları kategorize etmekten geri kalmıyor. İşin kötüsü, bu formata uymayanların her türlü şiddete, tacize müstahak olduklarını söyleyenleri de görmezden gelerek, böylesi söylemleri meşru kılıyorlar.
İktidarın tüm bu uğraşlarının arkasındaki amaç, kadının toplumdaki görünürlüğünü erkekleri tahrik etmeyecek şekilde yeniden düzenlemek. Bu sayede erkeklerin emaneti kadınlar, gene erkeklerden gelebilecek tehlikelere karşı güvende olacak.
Peki, baştan sona sorunlu olan bu yaklaşım, kadınlara rahat bir nefes aldırır mı? Elbette hayır. Nedenlerine gelince…
Birincisi emanetlik durumu. Neden öteden beri, insanların yaradılış hikâyesinde kadın ve erkeğin dünyaya geliş sırasına veya filanca kemikten yaradılışına takıldığını kavrayabilmiş değilim. Eğer tek bir cins, yalnız başına mükemmel olsaydı, bir ikincisine gerek duyulmazdı. Kadın ve erkeğin birbirine üstünlüğü değil birbirlerini tamamlamaları olmalıdır esas.
Ayrıca yine kutsal metinlere göre, bilgi ağacından yedikten sonra cennetten kovulan Adem hayat boyu çalışmak; Havva ise doğum sancısıyla cezalandırılır. Hayatın yükünün mecazi değil de illa sözcük anlamında direteceksek, bugün artık ağrısız doğum diye bir şey var. Erkekler de ailenin tüm yükünü tek başlarına yüklenmek zorunda değil. Kadın ve erkeğin yan yana, el ele yürüyebilecekleri, birbirlerine emanet değil, birbirlerine destek olabilecekleri bir dünya pekala mümkün. Emanetlik kavramı, evlilik yolu ile kadını erkeğe tapulamanın ve namus koruma bahanesiyle görevden vazife çıkarmanın kılıfı sadece.
Diğer sorunlu nokta, tehlikenin kaynağı yerine hedefini ıslah etmeye çalışmak. En belirgin örnek, pembe otobüsler. Toplu taşıma araçları, eğitim derken kadın ve erkeğin yaşam alanlarını tümden ayırmaya gidecek bu uygulamalar, kadını gitgide tabulaştıracak. Dahası, ileriki nesillerin birbirlerini birer arkadaş değil, sakınılması gereken karşı cins olarak görmelerine yol açacak. Oysaki vücutlarını tanıyacağı yıllar gelene dek, öncelikle birbirlerinin dünyalarını tanımaya ihtiyaçları var; en çok da birlikte gülüp, sohbet etmeye… İleride sağlıklı kadın-erkek ilişkisi kurabilmek, aile olabilmek için.
Bugün ülkemizde toplumsal ahlakı çok ciddi şekilde tehdit eden bastırılmış cinsellik sorunu ile karşı karşıyayız ve bir türlü yüzleşmek işimize gelmiyor ne yazık ki. Bu açlık, kadını cinsel bir objeye dönüştürdüğü gibi arızalı bir namus/emanet anlayışı ile birleşerek kadına karşı şiddetin önünü açıyor.
Ahlaki faturayı sadece kadınlara keseceğimize biraz da erkeğin namuslusunu yetiştirmeye odaklansak. Tabi, hangi ahlaka göre? Gönül ister ki, hemen örnek olmak amacıyla yetkililerden biri çıkıp “6 yaşında kız çocukları evlenebilir” diyenleri tekzip etsin. Bunun adının pedofili, bildiğimiz adıyla sübyancılık olduğunu söyleyerek başlasın. Annesinin dizinden tahrik olmanın sapıklık olduğunu da eklesin.
Beyhude bir çaba olsa da, kumanda merkezleri bel altında olan ‘bazı erkekler’ bir anlasalar… O çok tahrik oldukları kadınların hayatta tek dertleri cinsellik değil.
Bir kadın hangi çevreden olursa olsun, sabah aynanın karşısına geçtiğinde “Bugün hangi erkeği baştan çıkarsam?” mantığıyla giyinmez. Hemcinsleri arasında güzel hissetmek daha önemlidir. Hafif bir rekabet bile vardır. Keza marketten alışveriş ederken patlıcandan, kabaktan tahrik olmaz. “Evde kim hangi yemeği yer? Ertesi güne de artar mı?” diye düşünür. Şirkette aynı odada bulunduğu iş arkadaşıyla yalnız kaldığında da fotokopi odası fantezisi kurmaktan ziyade, işini bitirip trafiğe kalmadan eve gitmenin derdindedir. Hele hamilelik… Siz hiç kalbiniz iki misli atıp, kan pompalarken yaz sıcağında alev alev yanan ayaklarınızla baş etmek zorunda kaldınız mı? Çıkıp dışarda bir hava almanın ne nimet olduğunu da bilemezsiniz o yüzden. Derdiniz hamileliğin de cinselliği çağrıştırması ise maalesef, henüz tek hücreli bölünüp çoğalamıyoruz. Klonlanmaya kadar az sıkın dişinizi.
8 Mart hatırına değil bu satırlar, gerçekten bu ülkeye daha çok kadın eli değmesi lazım. Düşünerek, anlatarak, ikna ederek… Bence hâlâ geç kalmış sayılmayız.

Libya’da Kum Falı

Taraftarlarına “az laf çok iş” mantığıyla galibiyetler sunan IŞİD, var gücüyle düşmanlarını provoke ediyor. Kobani’de varlığının gerilediğine dair haberler, Irak’ta ABD’nin Musul’u geri alma planları tartışıladursun, örgüt Libya üzerinden cepheyi genişletmeye çalışıyor adeta.
Libya, Arap Baharı’nın arkasında enkaz halde bıraktığı ülkelerden biri. Kaddafi’nin 42 yıllık iktidarına son veren 17 Şubat Devrimi üzerinden dört yıl geçmesine rağmen ülke hâlâ kaos döngüsünden çıkabilmiş değil.
Ülkenin doğusu Tobruk’ta uluslararası toplumca tanınan Abdullah el Sani hükümeti ve Temsilciler Meclisi bulunuyor.
Karşısında Trablus merkezli Ömer el Haşi ve Milli Genel Kongre var. El Haşi’ye destek veren Libya Şafağı ise Müslüman Kardeşlerin Libya kolu Adalet ve İnşa Partisi gibi ılımlı İslamcılardan, Misrata aşireti gibi İslami tonu yükselen ve hatta Ensar al Şeria gibi silahlı grupları da içine alan bir koalisyon.
Bir de bu koalisyonun varlığını, ülkenin ‘onuruna’ leke olarak gören ve Tobruk’taki hükümeti destekleyen batı taraftarı General Halife Hafter önderliğindeki Libya Ulusal Ordusu var.
Kendi içlerinde mücadeleye dalan bu grupların doğurduğu iktidar boşluğundan kârlı çıkanlar ise Mağrep El Kaidesi ve IŞİD gibi radikal örgütler. Hatta IŞİD giderek bu denklemde üçüncü bir taraf olarak yükseliyor.
Geçtiğimiz hafta 21 Kıpti asıllı Mısırlının IŞİD tarafından acımasızca infaz edilmesi ardından Mısır, örgütün Derne’de bulunan karargâhlarını hedef alan askeri bir operasyon düzenledi. Bununla da yetinmeyip Libya’ya yönelik yeni bir uluslararası müdahalenin yolunu aralamak ümidiyle konuyu Birleşmiş Milletler’e taşıdı.
Aslında Libya epey bir süredir uluslararası kamuoyunun – özellikle Fransa ve İtalya gibi ülkelerin gündemindeydi. Hatta Charlie Hebdo saldırıları öncesi Fransa Savunma Bakanı, Libya’ya yeni bir askeri müdahale olasılığını dile getiriyordu.
Mülteci meselesiyle, başta İtalya olmak üzere Avrupalı komşularının öteden beri başını ağrıtan Libya’daki istikrarsızlığın, bölge için tehdit oluşturduğu konusunda herkes hemfikir. Öte yandan, iktidar çekişmesinin kendi ayağına sıkma durumuna getirdiği Libya’da petrol terminallerini ve boru hatlarını hedef alan saldırılar ülkenin petrol üretimine ciddi ölçüde zarar verdi. Devrim öncesi 1,6 milyon varil olan petrol üretimi bugün 325 bin varile gerilemiş durumda. Dolayısıyla hem enerji güvenliği hem de ekonomik çıkarların tehlikeye girmesi söz konusu.
Libya ile uzunca bir sınıra sahip Mısır’ın durumu ise daha çetrefilli. Mısır, IŞİD tarafından gelebilecek saldırılara karşı oldukça kırılgan; Libya’da çalışan vatandaşlarını gelişmelerin ardından hızla tahliye etmeye uğraşıyor.
Mısır’ın Libya meselesini uluslararası kamuoyunun gündemine taşımasının ardında başka hesapları var. Mart ayında seçimler yaklaşırken IŞİD’le mücadele üzerinden popülaritesini artırma gayesi kadar, IŞİD ve benzeri radikal örgütlerle arasına yeterli mesafeyi koyamayan Libya’daki Müslüman Kardeşler’i itibarsızlaştırma çabası taşıdığını söylemek mümkün.
İronik bir şekilde, Mısır’da tasfiye edilen Müslüman Kardeşler hareketinin sistemden ümidini kesmiş tabanı, Selefi örgütlere meylediyor. Hükümet, Mursi’nin devrilmesinden bu yana Sina’da Ensar Beyt’ül Makdis (Kudüs Savaşçıları) ile uğraşmakta. Bu bakımdan tüm İslamcı hareketleri IŞİD’le özdeşleştirmek, düşmanı şeytanlaştırarak saf dışı etmek, Sisi’nin işine geliyor.
BM oturumunda Mısır’a destek veren Ürdün, Libya’ya konulmuş olan silah ambargosunun kaldırılmasını teklif etti. Ancak sorunun özü zaten Kaddafi sonrası aşiretlerin eline geçen silah fazlası. Çift başlı iktidara sağlanan dış destek de vesayet savaşını körüklüyor. Bir yanda İhvancı Libya Şafağı’ndan yana tavır alan Türkiye ve Katar, diğer yanda el Sani taraftarı Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan.
‘Terörist devlet’ suçlamalarına cevaben Katar, geçtiğimiz hafta Mısır’daki elçisini geri çağırdı. Başbakan el Sani ise Türkiye’ye Libya’daki terörist örgütlere verdiği desteği kesmesini; aksi takdirde ülkede ekonomik yatırımları olan Türkiye’nin bunun sonuçlarına katlanacağını söyledi. Çok geçmeden Türk şirketlerini faaliyet dışı bırakma kararı geldi.
Libya’da kalıcı çözüm için ilk etapta iki hükümetin uzlaşması gerekiyor. IŞİD tehdidi bunu da başarır mı bilinmez ancak tarafların silah bırakmaları için uluslararası yaptırımlar uygulanması, ülke içinde siyasi meşruiyeti artırmak adına ulusal referandum düzenlenmesi ve onu izleyecek genel af ilanı ile sistem dışına itilen grupların tekrardan entegrasyonu yol haritalarında öne sürülen çözüm önerileri arasında. Buğday rezervleri alarm verdiği söylenen ülkede, çatışma durumunun sürmesinden medet umanlar bakalım ne zaman imana gelecek?

Dünya Güvenliği Şekillenirken

“ABD ekonomik, siyasi ve insani açıdan kendi sınırlarının ötesine geçmiştir. Kendi (kurallarını) başka devletlere dayatmaktadır… Hiçbirine kapsamlı bir çözüm getirmeksizin, bir sorundan diğer soruna koşmaktadır.” Bu sözler Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2007 Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmaya ait. Kehanet veya olacakların öncülü bir işaret diyelim, Rusya tek kutuplu dünya sistemine başkaldırmasının ardından bölgesel hâkimiyetini genişletmeye girişti. AB ve NATO’nun sınırlarına dayanan genişleme politikalarına boyun eğmeyecekti. 2008’da Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlık ilan etmeleri, 2010’da Avrasya Gümrük Birliği’nin kurulması bu sürecin adımlarıydı. 2014’te Kırım’ın ilhakı ve Putin’in Rus kökenli vatandaşların savunucusu olacaklarına dair yapmış olduğu açıklamalar neticesinde, Batı ittifakı gerçeğe uyanmaya başladı.
Ne var ki, geçtiğimiz hafta sonu 51.si düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı, ana gündem maddesini oluşturan Ukrayna sorununun çözümüne yönelik dünya devletlerinin ortak bir strateji geliştirmekte ne denli zorlandığını bir kez daha gözler önüne serdi. Konferans öncesi Eylül ayında imzalanan ancak geçersiz kalan ateşkesi yeniden yürürlüğe sokacak bir anlaşma için diplomasi trafiği başladı. Ancak, bu görüşmelerden eli boş dönüldü. Gözler, çarşamba günü Minsk’te Ukrayna ve Rusya liderlerinin yüz yüze görüşecekleri barış zirvesinde.
Konferansta başlıca tartışma konusu şuydu: “Ukrayna’ya askeri destek (silah) gönderilmeli mi?” Tüm inkârlarına rağmen, Rusya’nın Doğu Ukrayna’daki ayrılıkçı milislere askeri güç -özellikle ağır silahlar- sağlaması hem daha çok sivilin canına mal oluyor, hem de haksız rekabete yol açıyor. Nisan 2014’ten bu yana Ukrayna’daki çatışmalarda 5400’e yakın kişi hayatını kaybetti. Elektrik kesintileri, yiyecek, içecek ve barınak sıkıntısı çeken halk iki ateş arasında kalmış durumda. Ukrayna hükümetine “battaniye yerine silah” gönderilmesini talep edenlerin kaygısı 2000’lerin ortasında yeni bir Bosna trajedisinin önüne geçebilmek. Almanya Başbakanı Merkel gibi Ukrayna sorununun askeri çözümü olmadığını savunanlar ise, sahaya daha çok silah göndermenin yalnızca iç savaşın süresini uzatacağına inanıyor. Ne var ki, ekonomik yaptırımlarla Rusya’yı yola getirmenin maliyeti de oldukça yüksek, caydırıcılığı ise tartışmalı.
Öte yandan Avrupa güvenliğine ilişkin bir diğer sorun, NATO giderlerine katkı sağlamaktan imtina eden Avrupalı devletlerin sorumluluğu ABD’ye yüklemiş olmaları. Konferans devam ederken, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Brüksel’den Avrupalı devletlere savunma bütçelerine daha fazla pay ayırmaları çağrısında bulundu. Fakat bu çağrının ne denli karşılık bulacağı şüpheli. Şimdilik, Doğu Avrupa devletlerine mobil olarak konuşlanan NATO Acil Müdahale Gücü birliklerinin sayısı 13 binden 30 bine çıkarıldı. Neden mobil güç derseniz, Rusya ile yapılan 1997 anlaşması Doğu Avrupa’da askeri üs kurulmasına engel.
Batı İttikafı’nın güvenliği ABD’ye emanetken, oldukça anlamlı bir şekilde konferansın başladığı cuma günü ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi yayınlandı. “Mesele ABD’nin liderlik edip etmemesi değil, nasıl liderlik edeceği” ifadesinden yola çıkarak, ABD’nin dünya liderliğinden vazgeçmediğini vurgulayan belge, “Stratejik sabır ve istikrar” temelinde, ortak değerler üzerinden ve müttefiklerle işbirliği yapılarak sorunların çözülebileceğini öngörüyor. Bununla birlikte diyor ki, “Güvenliğimizi tehdit eden tek bir düşman veya aktör tanımımız yok, küreselleşmenin de etkisiyle çok çeşitli ve eskisinden karmaşık sorunlarla mücadele etmekteyiz.” Üstelik “ABD’nin imkânları sınırsız değil.” Bush yönetiminin enkazını kaldırmaya yeminli ve fazlasıyla temkinli bir dış politika çizgisi izleyen Obama yönetiminden son çeyrekte de herhangi bir süperlik beklememek gerek. Her ne kadar ABD liderlik etse de sorumluluğu tek başına sırtlanmak niyetinde değil. Ulusal Güvenlik Stratejisi liderlik iradesini vurgularken sorumluluğu paylaşmaktan yana olduğu mesajını veriyor.
Kaldı ki, Ukrayna sorunun çözümü salt askeri güç değil, yozlaşmış yönetimin yeniden yapılandırılmasını da kapsayan siyasi ve ekonomik destek gerektirmekte. Belki de tam da Obama yönetiminin altını çizdiği gibi uzun vadeli bir yaklaşım, istikrarlı bir duruşa ihtiyaç var. Rusya’yı saldırganlaştıran etkenlerin, özelde kuşatılmışlık algısının üzerinde durulması şart. Ancak müttefikler arası ortak irade olmayışı çözümü tıkıyor.
Ukrayna sorunu dışında, ‘Değişen dünya düzeni’, ‘Terörle mücadele’, ‘İstihbarat savaşları’ ve ‘Bildiğimiz Ortadoğu’nun sonu mu?’ başlıklı dünya sorunlarına ilişkin oldukça kapsamlı konuların ele alındığı Münih Konferansı’nda gözler ‘Cihan Devleti’ olma iddiasındaki Türkiye’yi aradı. Ancak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun katılacağı Ortadoğu oturumuna İsrailli temsilcinin son anda kaydolması sebebiyle konferanstan çekilme kararı; bir zamanlar herkesle konuşabilmekle övünen ülkenin, çok taraflı çizgisinden ne denli saptığının da göstergesi.

Nixon Doktrini Yeniden

image

Toplumu ayrıştıran siyasi üslubun, düşünce ve yazı hayatına fazlasıyla yansıdığı şu günlerde, partizanlığı aşabilen ve zihin açıcı fikirlere zemin oluşturan platformlara daha çok ihtiyacımız var. Özellikle de dünyada dengelerin değiştiği, illiberal rejimlerin sisteme meydan okuduğu ve değişen tehdit algılarının yeni ittifaklar doğurduğu bir dönemde…
İşte, 18-20 Ocak tarihlerinde Stratejik İletişim Merkezi (STRATİM) tarafından bu yıl beşincisi düzenlenen İstanbul Forum’u bu açıdan oldukça verimli bir tartışma ortamı sundu. Devamı…

Korku İklimi

Paris
11 Eylül’ün Amerikan tarihinde bir dönüm noktası teşkil etmesinin başlıca sebebi evinde vurulmuş olmasıydı. İkiz kulelerin çöküşü ve eşzamanlı saldırı haberleri, dünyanın süper gücünün terör tehdidi karşısında korunmasızlığını gözler önüne sermiş, ciddi bir korku dalgası yaratmıştı.

11 Eylül sonrası, ülke genelinde güvenlik seviyeleri temel hak ve özgürlükleri kısıtlayacak düzeye yükseltildi. Dahası, terör tehdidinin siyaseten canlı tutulması, iç ve dış politikada şeytanların kovalanması için gerekli kamuoyu desteği sağlanmasına olanak tanıdı. Dolayısıyla korku kitlelerin harekete geçirilmesi açısından etkili bir araç görevi gördü.

Charlie Hebdo saldırısını Fransa’nın 11 Eylül’üne benzetenler, şiddetin boyutu ve yöntemi itibariyle belki abartılı bir benzetme yapıyorlar; ancak terör Fransa’yı da evinde vurdu. Üstelik saldırganların yakalanma sürecinde cami kundaklamaları, ateşe verilen arabalar ve bir koşer markette alışveriş yapan insanların rehin alınması, ülke içindeki toplumsal fay hatlarının nasıl da kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Ekonomik sıkıntılara paralel Fransa’da giderek artan yabancı karşıtlığı ve anti-Semitizm bir süredir birbirini izleyen saldırılar ve tacizlerle kendini belli etmekteydi. Aşırı sağın yükselişi de toplumdaki bu ayrışmanın siyasetteki izdüşümüydü. Korku dalgasının, çokkültürlü Fransa’da şiddet sarmalı tetiklemesinden endişe ediliyor. Özelikle terörden sorumlu olmayan kitlelerin, salt kimlikleri dolayısıyla hedef alınmaları durumunda… Bu bakımdan Fransız Cumhurbaşkanı François Holland’ın sağduyu çağrıları oldukça önemli.

Fransa, Batı Avrupa’nın en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkesi. Aynı zamanda dünya üzerindeki üçüncü en büyük Yahudi toplumuna ev sahipliği yapıyor. Üstelik, kolonyal geçmişi yanı sıra, gerek ekonomik gerekse askeri olarak Afrika ve Ortadoğu’ya entegre bir ülke. Bu sebeple dış politikada attığı adımların faturasını, ülke içinde ödeme riski bir hayli fazla. Örneğin, saldırıların birkaç gün öncesinde Fransa Dışişleri Bakanı Libya’ya askeri operasyon yapılması yönünde mesaj veriyordu. Çok başlı iktidar çekişmesi yaşanan Libya aynı zamanda El Kaideci Ensar el Şeria ile Işid’in mücadelesine tanıklık ediyor.

Bu arada Fransa’da nüfusun yüzde 16’sının Işid’e sempati beslediğini de not düşelim(Newsweek). Yaklaşık 1000-2000 kişinin Suriye ve Irak’ta savaşa katıldığı tahmin ediliyor. Zaten uzunca bir süredir, Avrupa genelinde, ülkelerine geri dönecek cihatçıların topluma entegrasyonu başlı başına endişe kaynağı.

Geriye dönüp bakıldığında terörle savaşta çok da iyi bir noktada olduğumuzu söylemek mümkün değil. Bugün hala hesapsızca başlatılan savaşların sonuçlarıyla baş etmeye çalışıyoruz. 11 Eylül bağlamında yapılan araştırmaların üzerinde durduğu işsiz, umutsuz ve Batı’nın gücüne tepkili Ortadoğulu gençlere dair tezler, Işid’ın ortaya çıkışıyla bambaşka bir boyut kazandı. Avrupa’nın parlak olmayan ekonomik durumu ve izlenen göçmen politikalarının radikalleşmede elbette payı var. Ancak, iş sahibi, aile kurmuş ve de göçmen olmayan Batılıların da cihada destek verdiğini gösteren çalışmalar mevcut. Dahası, internet ve sosyal medya, radikal ideolojilerin daha geniş kitlelere ulaşmasına imkan veriyor. Ölmeye programlı, nihilist eylemleri ayrı bir yere koyarsak,Işid’e katılan insanlar bir başka devlet düzeni altında yaşamak hayaliyle evlerini, işlerini ve hatta sevdiklerini bırakıyorlar. Hal böyleyken insan Samuel D. Huntington’ın 1993’te kaleme aldığı “Medeniyetler Çatışması” tezini anmadan edemiyor.

Huntington, özetle, ilerleyen dönemde dünya üzerinde yaşanacak sorunların, ideolojik ve ekonomik değil; kültürel kaynaklı olacağını öngörüyordu. Charlie Hebdo saldırısı da en yalın haliyle bir değerler çatışmasını gözler önüne seriyor. Birinin özgürlük alanı diğerinin kutsalıyla çakışıyor. Tartışmadan, yasal çerçevede mücadele etmeksizin, bir taraf, kendi varlığına tehdit olarak algıladığı düşmanı ortadan kaldırmayı seçiyor. Medeniyetler arası çizgileri netleştirense; kimliklerin ötesinde, saldırıya verilen tepkiler. Bu çizgiler ülke sınırlarıyla örtüşmüyor üstelik. Şiddeti türlü sebeplerle meşrulaştıran çeşitli gruplar,kendi ahlaki bakışlarını ortaya koyarak ayrışmakta. Teröre karşı birlik çağrıları ise çelişkili profillere sahip ülkelere, işte tam da bu ayrışmanın önüne geçilebilmesi için fırsat sunuyor.

Fransız halkı ise Pazar günü düzenlenen Birlik Yürüyüşü ile sahip çıktığı değerlerden vazgeçmeyeceği mesajını verdi. Bu saldırı, Fransa’nın azınlık politikaları açısından için ciddi bir kırılma noktası olacaktır. Aşırı sağ Milliyetçi Cephe Partisi’nin (FN) bu saldırıyı kullanacağına şüphe yok. Korku ikliminde Fransız halkının nasıl hareket edeceği ise sadece kıta Avrupası’na örnek teşkil etmekle kalmayıp, sonuçları itibariyle tüm dünyayı etkileyecek.