AB ile varılan anlaşma Brüksel’den nasıl görünüyor?

Geçtiğimiz haftaya damga vuran olaylar şüphesiz Brüksel ve İstanbul’u hedef alan terör saldırılarıydı.

Özellikle Türkiye’nin çeşitli terör örgütlerinin saldırılarına bu denli açık hale gelmesinin ardındaki sebepler doğru analiz edilip, yerinde tedbirler uygulamaya konulmadıkça ne yazık ki “bu sondur” demek de mümkün olmayacak.

İstanbul’da bombanın patladığı saatlerde Brüksel’de de terör tartışılıyordu. Dünyanın en saygın düşünce kuruluşlarından olan German Marshall Fund (GMF) tarafından bu yıl on birincisi düzenlenen Brüksel Forumu’nda yapılan tartışmaların ana ekseni küresel terör ve radikal akımlarla mücadele, mülteci sorunu ve bu sorunların ülkelerin küresel güvenlik stratejilerine nasıl yön vereceği üzerine kuruluydu.

Başta Suriye krizi olmak üzere, İran’la nükleer anlaşma, Çin’in yükselişi, Rusya’nın Avrasya ve Kafkaslar politikaları, enerji güvenliği başlıklı paneller hararetli tartışmalara ev sahipliği yaptı. Bununla birlikte toplantılarda insan güvenliğinin giderek devlet güvenliğinin önüne geçtiğini, dijital devrimin sıkça vurgulandığını, daha eşitlikçi bir liberal ekonomik düzen yönünde atılması gerekli adımların dile getirildiğini ve kadın-erkek eşitliği için gerekli zihniyet dönüşümünün de aynı ciddiyetle ele alındığını not etmek gerek.

Brüksel Forumu’nun belki de en ilgi çeken paneli Avrupa’da tüm gözler mülteci krizinin çözümüne çevrilmişken, Türkiye ile AB arasında anlaşmaya imza konulması ardından ayağının tozuyla toplantıya gelen AB Bakanı Volkan Bozkır ve AB Bütçe Komisyonu Başkan Yardımcısı Kristalina Georgieva’nın katılımıyla gerçekleşti.

Çekişmeli geçen müzakere süreci sonrası yorgun olduğu gözlenen ikili ‘Mülteci Krizi: Avrupa’nın Gerilim Testi’ başlıklı toplantıda gerek Türkiye gerekse uluslararası camia içinde birçoklarınca şüpheyle karşılanan anlaşmaya dair kafalardaki soru işaretlerini gidermeye çalıştı.

Tarafların varılan noktayı nihai hedefe varılmış olmaktan ziyade o hedefe ulaşma yolunda atılmış önemli bir adım olarak gördüğünü söylemek yerinde olur.

Zaten Bütçe Komisyon Başkan Yardımcısı Georgieva’nın da görüşleri bu yöndeki yaklaşımı destekler nitelikteydi. Türkiye-AB arasında yapılacak 1-1 mülteci takasında AB’nin belirlediği 72 bin kişilik kotanın sadece bir başlangıç birimi olduğunu ifade eden Georgieva, “AB mülteci sorunuyla uzun yıllar baş etmek zorunda olduğunun farkında. Mülteci krizine ilişkin diyaloglarda, Avrupa’daki 1,5 milyon mülteciyi tartışıyoruz, peki ya çeşitli felaketler sebebiyle kapımıza dayanma riskiyle karşı karşıya olan 59 milyon insan ne olacak? Bu sebeple AB’nin mülteci krizine yol açan sorunların köküne inerek -özellikle askeri çatışmalara siyasi çözümler getirilmesi yolunda- gayret göstermesi gerekli. Dahası bize düşen Türkiye, Ürdün veya Lübnan’daki mültecilere barınacak yer ve aş vermekle sınırlı olmamalı, o insanlara okullar ve iş imkânları da yaratmalıyız ki bu akış yavaşlatılabilsin” dedi.

AB’nin zamanında Türkiye’nin uyarılarını dikkate almak yerine yaklaşan tsunaminin fotoğrafını çekmekle uğraştığını belirten ancak geç de olsa durumun ciddiyetinin kavranmış olmasına ilişkin memnuniyetini ifade eden Bozkır, mülteci sorununun çözümü için Avrupa’dan para yardımından ziyade işbirliği ve sorumluluk paylaşımı beklediklerinin altını çizdi. Bunun için de Türkiye’nin kendini tekrar ailenin bir parçası gibi hissetmeye ihtiyacı olduğunu söyledi.

Gerek mültecilerinin geri kabul süreci gerekse vizesiz seyahat beklentisi olsun;  tarafların yerine getirmesi gereken yükümlülükler, mevcut konjonktür ve kurumların bürokratik işleyişleri gibi birçok faktörden ötürü uygulamada sıkıntı yaratması muhtemel bu anlaşmanın her şeye rağmen yasal olmadan Avrupa’ya girmeye çalışan mültecileri bir nebze olsun caydırarak, insan kaçakçılarının eline düşmekten kurtarması umut ediliyor.

Toplantı arası yapılan kahve sohbetlerinde ise şüphecilerin ağırlıkta olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Panelin başında Avrupa’nın bu gerilim testinden güçlenerek çıkacağı temennisi paylaşılmıştı. Aynı temenninin Türkiye için de geçerli olması, özellikle AB ile ilişkilerinin canlandırılması noktasında Kıbrıs barış görüşmelerinin olumlu seyrine ve bu bağlamda vetoya takılan müzakere başlıklarının açılmasına bağlı.

Haziran itibariyle de Schengen’in tümden kalkması yerine daha dar bir temsil grubu için (örneğin, iş adamları, akademisyenler, öğrenciler, vb.) vizesiz seyahat ayrılacağı sağlanması daha yüksek bir olasılık.

Brüksel Forum’da dinleyicilerden birinin Türkiye’nin giderek Kopenhag kriterlerinden uzaklaştığına dair eleştirilere Bakan Bozkır’ın yanıtı, anlaşmaya dair şüpheleri yatıştırmaya yetmese de oldukça düşündürücüydü: “Türkiye’yi AB’den uzaklaştırarak eleştirdiğiniz noktaların -ki bunların bazıları yerinde bazılarının ise yanlış bilgilendirmeden kaynaklandığını düşünüyorum- gelişmesini sağlayacak olanaklardan da mahrum bırakmış olursunuz. Türkiye’nin daha iyi bir ülke olabilmesi için birlikte çalışmalıyız… Türkiye bölgede dolaşan diğer trenlerde değil, Brüksel’e giden trende olmalı!”

Trump’ın yükselişi bize ne söylüyor?

Süper Salı galibiyeti ardından Donald Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olması artık kötü bir şakadan ziyade ciddi bir olasılık gibi. Durumun ciddiyetini geç de olsa kavrayan Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen ulusal güvenlik uzmanları halka açık bir mektup yayınlayarak, böylesi bir adayın partilerini temsil etmeye uygun olmadığını duyurdular.

Şimdi umutlar, rakiplerin önümüzdeki haftalarda gösterecekleri performansa, özellikle kazananın tüm delegeleri çıkardığı Florida ve Ohio eyaletlerinden gelecek sonuçlara bağlı. Bir olasılık, parti içinde merkezi oluşturan grupların Trump karşısında başka bir adayın -bu bir Demokrat aday dahi olabilir- etrafında birleşmeleri. Bir diğer olasılık ise herhangi bir adayın tek başına yeterli delegeyi çıkaramaması durumunda, başkan adayının parti içi kurultayda belirlenmesi. Böylesi bir durumda merkez tabanın tercihini Florida’lı Senatör Marco Rubio ya da seçim yarışını sessiz sakin sürdüren ve Cumhuriyetçi adayların en ılımlısı sayabileceğimiz Ohio Valisi John Kasich’ten yana kullanabileceği söyleniyor.

Bugüne dek çılgın milyarderin adaylık yarışındaki önlenemez yükselişi, sağduyunun galip geleceğine ilişkin tahminleri haksız çıkardı. Bu sebepten, başkanlık yarışının son çeyreğinde Demokrat Hillary Clinton karşısına Cumhuriyetçi Trump çıktığı takdirde, Hillary’nin galibiyetine kesinmiş gözüyle bakmamakta fayda var.

ABD’nin aldığı dış politika kararlarının dünya çapında etkileri düşünüldüğünde, seçim sonuçları aslında hepimizi ilgilendiriyor.

Adaylar seçim kampanyalarında, bu seçimlerin ABD’nin kalbi ve ruhu adına bir mücadele olduğunu vurguluyor. Haksız sayılmazlar.

Trump’ın kendisini alkışlayan kalabalıklara vaat ettiği şey Başkan Barack Obama’nın politikalarını tersine çevirmekle sınırlı değil; kendisinin inanç özgürlüğü, azınlıklar, göç ve işkence konularındaki siyasi duruşu anayasayla güvence altına alınmış Amerikan değerleriyle çelişiyor. Bu anlamda demokratik kültür ve kurumların gücünü ölçmek açısından bir turnusol kağıdı görevi görecek başkanlık seçimlerinin Amerikalıların bundan sonra izleyecekleri yolu belirleyeceğini söylemek yanlış olmaz.

Trump, nihayetinde Beyaz Saray’a çıkabilecek mi bilinmez ancak böylesine agresif, ırkçı, siyasi deneyimden yoksun siyasi önerilerin kitlelerce karşılık bulması izahı hak ediyor.

Sanılanın aksine Amerikan siyasetinde dış politikanın seçmen tercihleri üzerindeki etkisi -savaş durumu veya ülkeye dönen cenazeler söz konusu değilse- oldukça sınırlıdır. Buna karşılık liderlerin ekonomik performansı ve beklentiler önemli bir yer tutar.

Aslında Başkan Obama’nın koltuğu devralır devralmaz patlak veren 2008 krizine rağmen, görev süresince ekonomik düzlemde oldukça iyi bir iş çıkardığını söylemek mümkün. İşsizlik oranı yüzde 5 ile son yedi yılın en düşük seviyesine geriledi, halk arasında Obama Care olarak da bilinen sosyal sağlık reformu kapsamında 20 milyon Amerikalı sigorta güvencesi altına alındı.

Öte yandan reel gelirlerde herhangi bir artış olmaması, ev sahibi olanların azalması, buna karşılık katlanarak büyüyen eğitim kredi masrafları özellikle orta sınıfın belini epey büktü.

Ama belki de bu baskıyı en fazla katlanılmaz kılan, gelir dağılımındaki eşitsizlik. Sadece 2009 ile 2014 arasında Amerikan toplumunun yüzde 1’lik kaymak kesimi yüzde 27.1 oranında zenginleşirken, geri kalan yüzde 99 için bu oran yüzde 4.3. Bu da bir bakıma neden seçmenlerin aşırı sağ veya aşırı soldan medet umduklarını bir nebze de olsa açıklıyor.

Kuşkusuz, Trump gerek küreselleşmenin sonuçlarını, gerekse yapısal tıkanıklıkların dayattığı sorunların etkisini derinden hisseden tepkili seçmenin geleceğe ilişkin kaygılarını ustalıkla kullanıyor. İşadamı kariyerine güvenerek insanlara daha çok işgücü yaratmayı vaat ediyor. Bunu da denizaşırı yatırımı ülkeye geri çekerek, göçmenlere kapıları kapatarak, sağlık sigortası programını iptal ederek ve tabi vergi kesintileriyle yapabileceğini iddia ediyor.

Dış politikada ise Amerika’yı yeniden büyük bir güç yapacağına söz veren Trump, Soğuk Savaş döneminin duayen diplomatlarına atfen “satranç oyuncularının zamanının geçtiğini” kendisinin “iş bitirici başkan” olacağını söylüyor.

Ünlü Siyaset Bilimci Seymour Martin Lipset’e göre demokrasi tersine dönebilen bir süreçtir; özellikle de demokrasiyi teşvik eden kapitalizm, ekonomik büyüme ve ılımlı muhalefet gibi faktörler tehdit altındaysa. Otoriter yönetimlerin küresel ölçekte yükselişe geçtiği şu dönemde, umutsuz kitlelerin yüzlerini güçlü liderlere döndüğünü, ekonomik ve siyasi güvenlik karşılığında özgürlüklerinden feragat etmeye meyilli olduklarını görüyoruz. Başkanlık seçimleri tartışmaları demokrasinin beşiği ABD’nin bile bu trenden muaf olmayabileceğini gösteriyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD eliyle kurulmuş liberal demokratik düzen giderek çözülürken, bugün o düzenin temelini oluşturan değerlerin ayakta kalması için ABD liderliğine her zamankinden daha çok ihtiyaç var.

Ümit edelim ki sağduyu galip gelsin…

Stratejide anlaşamayan ortaklar

Türk-Amerikan ilişkileri her daim inişli çıkışlı olmuştur. Ancak son dönemde Suriye’de öncelikli hedefler ve izlenecek yöntemler konusunda ayrışan iki müttefik arasındaki makas giderek açılmakta. Gerilimin dozu Ankara -Washington arası karşılıklı gidip gelen mesajlara mukabil artıyor.

Rus jetinin düşürülmesi ardından barut fıçısına dönen bölgede, Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahale olasılığı yeni bir dünya savaşını tetikleme riski taşıdığından, gerginlik Türk-Amerikan ilişkilerinin omurgasını oluşturan NATO ittifakına da yansımış durumda.

Öyle ki, geçtiğimiz günlerde Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn “Rusya’yı askeri bir gerginliğe kışkırtması halinde Türkiye, NATO’nun desteğine güvenmemelidir” dedi. NATO üyesi bir ülkenin bakanından gelen beyanatı, hükümete yakın basın çevrelerinde, 2. Johnson Mektubu vakası olarak niteleyenler dahi var.

Hatırlarsak, Johnson Mektubu, 1964’de Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesini önlemek maksadıyla dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Başbakan İsmet İnönü’ye gönderilen ve Kıbrıs’a harekât düzenlendiği takdirde, olası bir Sovyetler Birliği saldırısı karşısında NATO’nun Türkiye’nin yardımına gelmeyeceğini ifade ettiği mektuptur.

Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli bir kırılma noktası olmakla beraber, Johnson Mektubu, Suriye meselesi üzerinden yaşanan krizi anlatmak bakımından pek de yerinde bir benzetme sayılmaz. Bugün Suriye’ye olası bir müdahaleyi açıklamak için ne Soğuk Savaş dengelerine, ne de Kıbrıs harekâtına hukuki zemin sağlayan Londra ve Zürih anlaşmaları gibi metinlere atıfta bulunmak mümkün.

Öte yandan, ABD ve NATO’nun tavrında da hayrete düşülecek bir durum yok. NATO 2012’de Türk uçağı Suriye tarafından düşürüldüğünde müdahale etmekten kaçınmış; ABD yönetimi uçağın Suriye hava sahasını ihlal ettiği için vurulduğuna inandığını belirtmişti.

Doğrusu, bugün bulunduğumuz noktaya ağır çekim ilerledik.

Başkanlık koltuğuna hâlihazırda süren askeri operasyonları sonlandırma sözüyle gelen Obama’nın başından beri ne Suriye’ye asker göndermeye ne de uçuşa kapalı bölge fikrine bir türlü yanaşmaması Türkiye’yi alternatif ortaklıklara itti.

Ankara ile Washington arasındaki ayrışma, Başkan Obama’nın 2013’de Guta’daki kimyasal saldırı ardından Rusya aracılığında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la uzlaşma yoluna giderek, meşhur kırmızı çizgilerin silinmesine göz yummasıyla iyice su yüzüne vurdu. Guta saldırısı aynı zamanda ABD’nin Suriye politikasında stratejik bir dönüm noktasıydı.

IŞİD’in meydana çıkışı, Kobani kuşatması ve Rusya’nın sahaya inişini kapsayan süreçte Washington IŞİD’le mücadeleye ağırlık verip, Esad’lı geçiş sürecini kabul noktasına gelirken; Ankara Esad’ın iktidardan inmesi koşulundan taviz vermek istemedi. IŞİD karşıtı koalisyona somut destek vermekte geciken Türkiye’nin samimiyeti İncirlik’in koalisyon güçlerine açılması ardından Suriye’de IŞİD’den ziyade Kuzey Irak’taki PKK kamplarının hedef alınması sebebiyle sorgulanır hale geldi. Ve nihayetinde kendi iç dinamiklerinin baskısı sonucu tehdit algısında ibre Suriye Kürtlerinden (PYD) yana döndü.

Bugün Türkiye’nin ABD’den talebi Ankara’daki terör saldırısıyla bağı bulunduğu iddiasıyla PYD ile arasına mesafe koyması.

Ne var ki Suriye’de sahanın dayattığı jeopolitik koşullar ABD’nin PYD ile işbirliğini zorunlu kılıyor. Dahası bu işbirliği Rimelan’daki askeri üsle stratejik kazanıma dönüşmekte.

Öte yandan  ABD’li kaynaklar destekledikleri muhalifleri hedef almaya başlayan Suriye Kürtlerinin ikili oynadıklarına ilişkin içerideki tepkileri dile getiriyor. Türkiye’nin vetosuna takılan ve Cenevre’de müzakere masasından dışlanan PYD’nin sırtını giderek Rusya ve Esad’a yaslama riski karşısında ABD sıkışmış.Eğit-Donat’la birlikte çöken “ılımlı Sünni savaşçılar” miti düşünülürse,Demokratik Suriye Güçleri’nin de omurgasını oluşturan PYD’yi kaybetmek istememesi anlaşılır bir durum.

Bu yüzdendir ki, tüm çabalarına rağmen Ankara,Obama yönetimini PKK ile PYD’yi eş tutan yaklaşıma bir türlü ikna edebilmiş değil.

Bu konudaki ısrarı ise sadece ABD ile arasını bozmakla kalmayıp, uluslararası arenada da giderek yalnızlaştırmakta.

Rusya ile ABD 27 Şubat itibariyle Suriye’de ateşkes ilan eadilmesi üzerine anlaştıklarını duyurdular.

Suriye’de kalıcı barış sağlanabilmesi için bölgesel vesayet savaşlarına son vermek suretiyle, yerel güçlerin çarpışmasını durduracak ve dolasıyla tüm tarafları tatmin edecek bir çözüm bulunması şart. Türkiye de 913 kilometrelik sınırıyla taraflardan biri. Ancak jeopolitik konumuna rağmen orta ölçekte bir güç olan Türkiye’nin Suriye konusunda tek başına çözüm dayatması mümkün değil.

Hal böyleyken sağduyulu bir dış politika iki müttefikin farklılıkları bir tarafa koyup, ilişkileri ortak çıkarlar üzerinden yeniden tanımlamalarını gerektiriyor.

Kürt sorununun Türk-Amerikan ilişkilerini 1. Körfez Savaşı’ndan bu yana gölgelediği düşünülürse, Türkiye’nin Kürtlere destek konusunda ABD’yle yaşadığı güven bunalımından kurtuluşu ancak süreci yöneten ana unsur olmayı üstlenip, barış sürecini yeniden başlatmasıyla mümkün olabilir. Ancak bu şekilde sınır ötesine taşan savaşın yerini tekrar barış ve istikrar alır.

‘Yeniden Büyük Amerika’ için seçim yarışı

Partilerin başkan adaylarını seçtikleri ön seçimler başladı. Eyaletlerin büyük bir kısmının aynı anda delege seçecekleri Süper Salı (1Mart) ardından finale kalacak isimler belli olacak.

Başkanlık için yarışan adaylara bir göz atmak gerekirse…

Demokrat Parti’nin iki adayından biri, eski First Lady ve Obama yönetiminin ilk döneminde dışişleri bakanlığı yapmış olan Hillary Clinton.

Seçildiği takdirde ilk kadın başkan olacak Clinton’ın siyasi tecrübesi, hanesine puan olarak yazılsa da; kendisi bakanlığı döneminde Libya, Bingazi’de üç elçilik personeli ve büyükelçinin ölümüyle sonuçlanan terör saldırısı ve kişisel elektronik posta hesabından resmi yazışmalar yapmış olması dolayısıyla eleştiri oklarının hedefi olmaktan bir türlü kurtulamadı. Adaylığını açıkladığı ilk günden itibaren görev aldığı Obama yönetiminin siyasi mirasını  kabul edip etmemekte de oldukça sıkıntı yaşadı.

Dış politika konusunda, İran’la nükleer anlaşmayı olumlu ancak naif bulan Clinton, anlaşma şartlarının kuvvetlendirilmesi gerektiğini savunuyor. İsrail ile bağları onarma isteğini her fırsatta dile getirmesine rağmen, deşifre edilen e-postalarındaki bazı ayrıntılar seçmenler nezdinde güven sorunu yaratan bir başka örnek.

ABD’nin daha pro-aktif bir dış politika izlemesi taraftarı olan Clinton, Suriye’de Kürtlerin IŞİD’e karşı silahlandırılması gerektiğini savunsa da, uçuşa yasaklı bölge kurulmasını desteklemesi açısından Türkiye’nin uzlaşılabileceği bir aday.

Clinton’ı bir anlamda statükonun devamı olarak gören değişim arayışındaki demokrat seçmenlerin tercihi ise Vermont Senatörü Bernie Sanders. Nitekim Iowa’da Clinton’la aralarındaki farkı iyice kapatan Sanders, New Hampshire’da rakibine yüzde 20’lik bir fark attı.

Kendisini sosyalist olarak tanımlayan Sanders’ın seçim teması dış politikadan ziyade ekonomik eşitsizlikle mücadele üzerine kurulu. Herkes için sosyal güvenlik, asgari ücrette artış ve parasız eğitimi savunan Sanders daha adil bir vergi sistemi de öngörüyor.

Seçildiği takdirde ilk Yahudi Başkan olacak Sanders’ın İsrail ile ilişkiler konusunda daha liberal sayılan J-Street çizgisinde ve bağımsız Filistin devleti kurulmasından yana olduğu biliniyor. Ayrıca Ortadoğu’nun sorunlarını yine Ortadoğulu devletlerin çözmesinden yana olan Sanders, Suriye’de uçuşa yasaklı bölgeye de muhaliflerin silahlandırılmasına da karşı.

Cumhuriyetçi adaylar arasında en çok tartışılan isim elbette Donald Trump. Her demeci skandallarla süslü ünlü milyarderin seçim performansı şaşırtmaya devam ediyor. Iowa yenilgisini New Hampshire’da telafi ederek yarışı birinci bitirdi.

Dünya siyasetinde yükselen popülizm trendinin bir parçası olan Trump, gerek iç politikada gerekse dış politikada kulağa hoş gelen ancak uygulanması bir hayli maliyetli fikirler ortaya atıyor. Fena olanı bu fikirlerin seçmenlerden karşılık bulması.

Göçmenlerin ülkeye yasadışı girişini engellemek için Meksika sınırına bir duvar inşa edilmesi ve Müslümanların ülkeye girişinin geçici olarak da olsa engellenmesi için çağrı yapan Trump, eğer silah taşıyor olsalardı, Paris veya San Bernardino (California) saldırılarında insanların hayatlarını kaybetmeyecekleri iddia ediyor.

İç politikada hedefi Obamacare sağlık reformunu çöpe atıp, vergileri indirerek daha fazla iş yaratmak.

“Bombalarla IŞİD’in canına okumak”tan yana olan Trump, “ABD ordusunu kimsenin dalaşmayı göze alamayacağı kadar güçlendirerek” Amerika’yı yeniden büyük bir devlet yapmayı vaat ediyor.

Cumhuriyetçi Parti’nin bir diğer adayı Teksas Senatörü Ted Cruz ise Hıristiyan muhafazakâr kesimlerin gözdesi. Şahin bir dış politika çizgisi vaat eden Cruz’un bir dönem Suriye’de cihatçıların temizlenmesi için bombalanarak dümdüz edilmesini (carpet bombing) önerdiği biliniyor. Cruz, ayrıca Beşar Esad’ın Suriye’de iktidarda kalmasından yana. Türkiye’deki 1 Haziran seçimleri ardından Time dergisi için kaleme aldığı makalede Cruz’un “Artık Erdoğan seçimleri kaybettiğine göre IŞİD’e karşı Türkiye ile birlikte çalışabiliriz” dediğini de not düşelim.

Cumhuriyetçi adaylar arasında merkez seçmenlerin desteğini kazanarak sivrilmesi muhtemel bir diğer isimse, henüz 44 yaşında olan Florida Senatörü Marco Rubio.

Latin kökenli göçmen bir aileden gelen Rubio için ‘Cumhuriyetçilerin Obama’sı deniyor. Rubio ise benzetmeden rahatsız.

Genç yaşına rağmen, Obama’nın başkan seçildiği zamana kıyasla daha tecrübeli olduğunu savunan Rubio, Suriye’de Esad rejimine yönelik askeri müdahale taraftarı.

ABD’nin dış politikada daha müdahaleci bir çizgi izlemesini savunan Rubio, seçildiği takdirde sadece İran’la nükleer anlaşmayı iptal etmekle kalmayıp, yeni yaptırımlar da uygulayacağını söylüyor.

Batı Şeria’yı Judea ve Samara olarak tanımlayan Rubio, İsrail sağının da favori adaylarından. Arkasında Başbakan Netanyahu’nun seçim kampanyalarına destek vermiş olan İsrail Hayom gazetesinin sahibi, Las Vegaslı kumarhane zengini Sheldon Adelson’un olması, Rubio’nun tartışma programlarında sergilediği kötü performansı telafi etmeye yetecek mi göreceğiz.

İnişli çıkışlı seyreden Türk-Amerikan ilişkileri açısından başkanlık seçimleri, ilişkilerin temel yapısında radikal bir değişim yaratmayacak olsa da, yeni başkanın benimseyeceği dış politika çizgisi Ankara ile Washington arası işbirliği için yeni fırsatlar doğurabilir. Elbette bunun tersi de geçerli.

Bu anlamda yeni döneme dair ipuçları,  ön seçimlerin tamamlanması ardından biraz daha netleşmiş olacak.

Türkiye “Bir daha asla!” dedi

İkinci  Dünya Savaşı’nda Auschwitz-Birkenau Kampının Sovyet askerlerince kurtarılışının yıldönümü olan 27 Ocak Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma günü olarak kabul edilmiştir.

Geçtiğimiz hafta Ankara’da, AB Bakanı Volkan Bozkır, üst düzey bürokratlar, Yahudi cemaati üyeleri ve yabancı diplomatların da katılımıyla, Holokost kurbanlarını anmak üzere bir tören düzenledi.

Geçtiğimiz yıl ilk kez başkentte, üst düzey resmi yetkililerin katıldığı anma töreni ardından bu geleneğin sürdürülmesi anlamlıydı.

Geçen yılki törene damga vuran TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in İsrail-Filistin sorununa değindiği konuşmasının aksine, bu sene çok-kültürlülük ve barış içinde bir arada yaşamanın önünde ciddi engel teşkil eden anti-Semitizm, İslamofobi ve yabancı düşmanlığına karşı toplu bir mücadele yürütülmesi gerekliliği üzerinde duruldu.

Bakan Bozkır konuşmasında Avrupa’da sağ partilerin yükselişine paralel, giderek artan antisemitizm, İslamofobi ve yabancı düşmanlığına dikkat çekti: “Günümüzde anti-semitizm hastalığının kendisine İslamofobi ve yabancı düşmanlığı gibi yeni dostlar devşirdiğini görüyoruz. Çok-kültürlü toplum ve birlikte yaşama geleneğinin devam ettirilebilir olmasına yönelik şüpheler ve aşırı sağ partilerin yükselişi, gelecek için kaygıları artırmaktadır… Dünya genelinde artmakta olduğunu müşahade ettiğimiz antisemitizm, İslamofobi ve yabancı düşmanlığının zaman zaman ülkemizde de bazı marjinal çevrelerde etkili olduğunu maalesef gözlemliyoruz” diyen Bakan Bozkır, hangi dini, etnik ve mezhebi kimliğe karşı olursa olsun herhangi bir nefret söylemine müsamaha göstermelerinin mümkün olmadığını ekledi.

Doğrusu, azınlıkların maruz kaldığı ayrımcılıkla mücadele için AB Bakanlığı’nın desteklediği, Sivil Toplum Diyaloğu programı kapsamında yürütülen ‘Sosyal Medya ve Azınlıklar Projesinin’ törenden bir gün önce kapanış resepsiyonu vardı. Proje dahilinde düzenlenen atölye çalışmaları, konferanslar ve yapılan saha araştırmaları azınlıkların sosyal medyada karşılaştıkları sorunlar hakkında bir farkındalık yaratmayı amaçlıyordu.

Ne var ki, nefret suçu da dahil olmak üzere, ayrımcılığın her türlüsüyle mücadele, hem zihniyet değişikliği hem de caydırıcı hukuki yaptırımlar gerektirdiğinden oldukça uzun ve meşakkatli bir süreç.

İftira ve İnkarla Mücadele Birliği’nin (ADL) verilerine göre Türkiye’deki antisemitizm oranı yüzde 69 ile İran’dakinden bile yüksek. Hrant Dink Vakfı’nın 2014’te yapmış olduğu ‘Medyada Nefret Suçu Projesi’ sonuçları ise nefret suçunun en çok Yahudileri hedef aldığını gösteriyor.

Öyle ya; yıllar sonra yeniden hizmete giren Balat’taki İştipol Sinagogu’nun duvarlarına yazılama yapılması; bir entellektüelin Noam Chomsky’yi “solcu artığı Yahudi,” olarak nitelemesi ve “Barış için akademisyenler” isimli tartışmalı bildiriye imza atan akademisyenlerden birinin Sefarad Yahudisi ile evli olduğunun sanki bir suç isnat edercesine manşete taşınmasının ardından sadece iki hafta geçmedi mi?

Yine de bardağın dolu tarafını da görmemiz ve 2015 yılının hükümetin içten adımları sayesinde Türk Yahudi Cemaati için bir dönüm noktası olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Ankara’da Holokost ve Struma kurbanları için düzenlenen törenlerin yanı sıra yenilenerek tekrar açılan Büyük Edirne Sinagogu ve tabi Ortaköy’deki Hanuka kutlaması… Sadece acıları değil, sevinçleri de bir arada paylaştığımız bir yıl oldu 2015.

Bu açıdan bakıldığında, geçtiğimiz hafta Ankara’da düzenlenen tören birçok yönden önemliydi. Birincisi, Müslüman bir ülkenin Holokost’ta hayatını kaybeden Yahudilerin acılarını paylaşıyor olması, uluslararası topluma bir mesaj yolluyordu. Özellikle AB üyelik süreci tekrar canlandırılmaya çalışılırken-üstelik de dışarıdan ülkedeki ifade özgürlüğüne yönelik artan eleştiriler karşı-Türkiye’nin demokratik ve çoğulcu ülke imajını pekiştiren bir adımdı.

Öte yandan, İsrail ile ilişkiler normalleşme sürecine girmişken, hükümetin kendi Yahudilerine yapacağı bir jest Tel Aviv’de de pozitif bir karşılık bulurdu.

Ancak uluslararası topluma verilen mesajlar kadar, hatta daha da önemlisi iç kamuoyuna verilen mesaj idi. Türk toplumunda antisemitizmin yaygınlığı düşünüldüğünde, Holokost kurbanlarını anmak amacıyla düzenlenen törene üst düzey siyasi temsilcilerin katılımı, muhafazakar çevrelere örnek teşkil etmesi bakımından oldukça anlamlıydı.

Şu bir gerçek ki, antisemitizm, İslamofobi ve yabancı düşmanlığı aynı şekilde ‘öteki’ye duyulan nefretten besleniyor. Bu nefretin nasıl son kertede ötekinin yok edilmesine varabileceğinin ise en acı göstergesidir, Holokost.

Hahambaşı Rav İsak Haleva’nın törende söylediği gibi: “Hepimiz Holokost’tan ders çıkarmalıyız ki bir daha asla yaşanmasın!”

Kıbrıs’ta çözüme ne kadar yakınız?

Türkiye 2016’ya hızlı başladı.

Aslında dış politikada revizyonun ilk işaretleri geçtiğimiz yılın ortasında belirmişti. Ancak kasım ayında Rus uçağının düşürülmesinin yarattığı krizle baş edebilmek için atılan adımlar, epey bir süredir dondurulmuş halde bekletilen sorunların giderilmesine fırsat vermiş oldu. Türkiye NATO ile güvenlik bağlarını kuvvetlendirme ve AB ile ilişkileri canlandırma yoluna giderken, bir taraftan da Rusya’nın ekonomik yaptırımlarına karşı alternatif pazarlar yaratmak ve enerji kaynaklarını çeşitlendirebilmek amacıyla İsrail ve Mısır gibi devletlerle ilişkileri onarmaya çalışıyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin AB üyeliğinin önünde büyük bir engel teşkil eden Kıbrıs sorununun tekrar önem kazanması hiç de şaşırtıcı değil.  Kıbrıs’ta kalıcı barışın sağlanması, Akdeniz’in güvenliği açısından oldukça önemli; özellikle de bölgedeki mevcut askeri yığılma dikkate alındığında.

Üstelik bu düğüm çözüldüğü takdirde Türkiye ile İsrail arasında hayata geçirilmesi planlanan doğalgaz boru hattı projesi de pürüzsüz işleyerek Avrupa’nın enerji güvenliğine katkı sağlamış olacak.   Peki…2016 yıllardır kangren olmuş Kıbrıs sorununa çözüm getirebilecek mi?

2004’de Rum tarafının reddettiği Annan planının yarattığı umutsuzluk iklimi altında epeydir rafta bekleyen barış görüşmeleri geçtiğimiz yıl, Mustafa Akıncı’nın cumhurbaşkanlığına gelişiyle yeniden hayat buldu.   Akıncı’nın Kıbrıs’ın birleşmesine yönelik inancı ve bu yöndeki iyi niyetli çabaları Rum tarafındaki mevkidaşı Nikos Anastasiades’den de karşılık gördü. Böylece müzakereler için ortak bir yol haritası belirlendi ve hatta taraflar nihai bir anlaşmaya varmış olmasalar bile, karşılıklı görüşmelerde birçok sorunlu noktayı çözümleyerek geride bıraktılar.  Bu açıdan, Akıncı ve Anastasiades’in geçtiğimiz hafta Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptıkları açıklamalar ümit vericiydi.  Anastasiades, adada artık devam ettirilemez olan statükonun 2016’da ortadan kalkacağını belirtirken, Akıncı da, her iki tarafın kabul edeceği bir çözüme-siyasi eşitlik, AB değerleri ve prensiplerine dayalı, iki bölgeli bir federasyon-ulaşmak için kararlı olduklarını yineledi.

Davos’tan iyi haberler gelirken, Türkiye geçtiğimiz hafta ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ı ağırladı. Rum lobisiyle yakın ilişkileri olan Biden, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik katkılarıyla da tanınıyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu’yla görüşmeleri ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, Biden’a 2014’te Kıbrıs’a yapmış olduğu ziyaret sebebiyle teşekkür eden Davutoğlu, ABD’nin Kıbrıs barış görüşmelerinde önemli bir rol oynayacağını söyledi.

Bir bakıma İran’la başarıyla tamamlanan nükleer müzakerelerin verdiği cesaret, ABD’yi Kıbrıs sorununa daha etkin şekilde eğilmeye teşvik edebilir. Hele bir de çözüm sağlandığı takdirde bu, 2016 sonu itibariyle görevi bırakacak olan Başkan Barack Obama’nın siciline bir başka diplomatik galibiyet olarak geçer.  Kıbrıs meselesinin çözümüne yönelik diplomatik temaslar yoğunlaşmışken, İstanbul Kültür Üniversitesi’ne bağlı Global Politikalar Merkezi (GPOT Center), Kıbrıs Rum Kesimi ana muhalefet partisi AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu’nun katıldığı bir yuvarlak masa toplantısı düzenledi. Dışişlerinin daveti üzerine İstanbul’a gelen Kiprianu, resmi temasları öncesi barış görüşmelerinin son durumuna ilişkin değerlendirmelerini paylaştı.  Müzakere sürecinden umutlu olduğunu belirten Kiprianu, güç paylaşımı, mülkiyet hakkı ve güvenlik olmak üzere başlıca üç maddenin çözüme kavuşması gerektiğini söyledi.   Kiprianu’ya göre taraflar adada yönetim ve güç paylaşımı konusunda az çok uzlaşmaya varmış durumda. Ancak mültecilerin mülkiyet hakları konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değil.  Evlerinden olmuş insanların önlerinde üç seçenek var; mallarının iadesi, verilecek başka bir konuta taşınmak veya tazminat.  Kiprianu, liderler tarafından telaffuz edilen tazminat miktarlarının abartılı olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını savunuyor. Mültecilerin yukarıda bahsi geçen üç seçenekten hangisini tercih edecekleri belli olmadan tazminat için kesin bir rakam belirtmenin sağlıklı olmadığını söylüyor.  Bu arada Kıbrıs’ta ne Rum ne de Türk tarafı finansal bakımdan tazminatın altından kalkamayacağı için gözler ABD ve AB gibi dış aktörlere çevrilmiş durumda. Kiprianu finansal destek arayışlarını “Kıbrıs’ta barışın maliyeti” olarak tanımlıyor.  Görüşmelerin en sorunlu kısmına gelince… Kiprianu güvenlik diyor; özellikle garantör devletlerin alacağı pozisyonlar.  Tarafların samimi çabalarına karşılık, Kıbrıs konusunda çözümün, Rum kesiminde Mayıs ayında yapılacak parlamento seçimlerinden önce gelmesi gerçekçi görünmüyor. Ancak, ekonomi ve güvenlik alanında ortak çıkarlar, Kıbrıs sorununun çözümü açısından tüm taraflar için kuvvetli bir itici güç oluşturmakta.  Diplomatik temasların devam ettirilmesi konusunda bu denli kararlılık sergileyen iki liderin varlığı ise Kıbrıs’ta kalıcı barışın sağlanması adına kaçırılmaması gereken büyük bir fırsat.  Birçok açıdan 2016 Kıbrıs için kritik bir yıl olacağa benziyor.

ABD’nin Suriye politikasını savunmak mümkün mü?

Suriye’nin Lübnan sınırındaki Madaya kasabası altı aydır hükümet güçlerinin kuşatması altında. Yaklaşık 40 bin kişinin yaşadığı tahmin edilen Madaya’da insanlar çimenleri kaynatıp, etrafta buldukları kedi ve köpekleri kesip yiyerek açlıkla mücadele etmeye çalışıyor. Sene 2016.

Bölgeye dair insanın içini parçalayan fotoğrafların sosyal medyaya yayılmasını takiben en sonunda hükümet, Kızılhaç ve Dünya Gıda Programı’nın (WFP) gönderdiği yardım konvoylarının geçişine izin verdi.

Mart 2011’den bu yana Suriye iç savaşında ölenlerin sayısı 250 bini geçti, yedi milyondan fazla Suriyeli ülkesini terk etti, geride kalanlar ise yaşam mücadelesi veriyor. İşgalcilerin elinde tuttuğu bölgeler Beşar Esad yönetiminin kuşatması ve yoğun varil bombası yağmuruna maruz. Suriyeli Kürtlerin elinde bulundurduğu topraklarda  egemenlik mücadelesi sürerken; IŞİD hâkimiyeti altında yaşayanların dramı bambaşka.

Esad yönetiminin tüm hesapları boşa çıkartarak Rusya ve İran’ın desteğiyle ayakta kalmış olması, iç savaşın bitirilmesi ve özellikle IŞİD’le mücadele konusunda derin bir çelişki yaratıyor.

Varlık sebeplerini Esad’ın mezhepsel kıyımlarına dayandıran grupların,

varil bombaları ve hatta kimyasal saldırılardan sağ kalmayı başarmış halkın geçici de olsa Esad’lı çözüm sürecini kabul etmesi bekleniyor.

Bölgede etkinlik mücadelesi veren güçler bir türlü uzlaşamadığı için Esad’ın yönetimden gitmesini öngören sürecin nasıl işleyeceğine dair ayrıntılar hep gölgede. Keza Esad’a alternatif olarak masaya oturtulacak muhaliflerin kimliği üzerinde de tam anlamıyla uzlaşma sağlanmış değil.

Tüm bunlar olurken insanın aklı ister istemez Guta’daki kimyasal saldırının yapıldığı 2013 yazına gidiyor. Daha henüz IŞİD belası Musul’u alarak son sürat Irak ve Suriye’yi tozu dumana katmadan bir yıl öncesine… Şayet ABD Başkanı Barack Obama kırmızı çizgileri geçen Esad’a karşı uluslararası güçlerin desteğiyle müdahale gerçekleştirmiş olsaydı, bugün nasıl bir dünyayı tartışıyor olurduk?

Dış politikada realist yaklaşımıyla tanınan Stephen M. Walt, Afganistan, Irak ve Libya’da yaşanan başarısız örnekleri gerekçe göstererek en başından beri ABD’nin Suriye’ye müdahaleye etmesine karşı çıkmış isimlerden biri. Foreign Policy dergisinde tam da geçtiğimiz hafta ‘Realist bir dünya nasıl görünürdü?’ başlıklı bir yazı yayınladı. Yeni muhafazakarlarla, uluslararası müdahale yanlısı liberalleri aynı kefeye koyarak yerden yere vuran Walt’a göre, Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana ABD dış politikasındaki başarısızların temelinde realist perspektiften sapılması yatıyor.

Walt’a göre Suriye’ye askeri müdahale ABD’nin çıkarına değildi. “Esad gitmeli!” demek yerine, rejimi uzlaşmaya ikna ederek iç savaşın önlenmesine odaklanmak gerekirdi diyen Walt, bu noktada ikna yöntemleri hakkında detaya girmemiş tabi.

Tarihi yeniden yazma olanağımız yok. 2013’te bir askeri operasyonla Esad rejimi devrilmiş olsaydı -Rusya ve İran’ın tepkilerini de bir kenara koyalım- Suriye’de barış ve istikrar sağlanır mıydı? Bunun cevabını kesin olarak vermek mümkün değil. Ancak başarısız askeri müdahalelerin ABD’nin Suriye’de yaşananlara seyirci kalmasına kılıf yapılması bugün sahadaki gerçekleri değiştirmiyor.

Hata Esad yönetimine dair kırmızı çizgileri ilan etmekte miydi yoksa bu çizgilerin ihlaline tepkisiz kalmakta mı?

Dünya lideri konumundaki ABD güç kullanma konusundaki gönülsüzlüğünü açığa vurarak, caydırıcılığını yitirdiği gibi başka aktörleri de kuralları yok saymaya teşvik etmiş oldu.

ABD’nin Ortadoğu’ya mesafeli yaklaşımının doğurduğu güç boşluğu Rusya’nın Akdeniz’e yerleşmesiyle sonuçlandı.

Irak’ta doğan, Suriye’de palazlanan, gücünü mezhep düşmanlığından alan IŞİD, kanser gibi dünyanın dört bir yanında metastaz yapıyor. Farklı isimlerle Libya, Tunus, Mısır, Nijerya ve daha birçok yerde kök salmakta. Yetiştirdiği cihatçılar sadece Ortadoğu’yu değil, Avrupa ve ABD’yi, yani Batı’nın konforlu hayatını da tehdit etmekte.

Suriye’deki iç savaşın yol açtığı, çağımızın kavimler göçüne benzetilen mülteci sorunu, insani boyutu bir yana, sığınılan devletleri kimlik sorunları ve güvenlik zafiyetiyle de baş etmek zorunda bırakıyor. Başta AB olmak üzere batı dünyası surlarını yükselterek kendini güvence altına alabileceğini şeklinde nafile bir çaba içinde.

Türkiye ise Suriye’deki iç savaşın yıkımını maddi manevi en çok hisseden ülkelerin başında.

En son yazı yazılırken haberi ulaşan Sultanahmet’teki patlamanın Suriye vatandaşı olduğu belirlenen canlı bomba tarafından gerçekleştiği açıklandı. Suriye’de vesayet mücadelesi veren güçler anlaşmadıkça bu son da diyemeyeceğiz ne yazık ki.

Geriye dönüp bakıldığında, ABD liderliğinde yapılacak askeri bir müdahale Suriye’de sihirli değnek etkisi yaratmayacaktı belki, ancak 2013’ten bu yana yaşanan gelişmeler ışığında dünyanın daha güvenli bir yer olmadığı kesin.

2016’dan ne beklemeliyiz?

2015’i geride bırakırken, güç siyasetinin uluslararası arenaya havalı bir dönüş yaptığı, coğrafi konum ve sınırların yeniden önem kazandığı; diğer bir deyişle jeopolitiğin, küreselleşmeye galip geldiği bir döneme giriyoruz.

Savaşların harap ettiği eski kıtada, kalıcı barışın sağlanması için, yıllar boyu ince dokunmuş bir siyasetin ürünü olan AB entegrasyon projesi, varoluşsal bir krizin içinde. Ne sınırlara örülen dikenli teller, ne de birçok Avrupa ülkesinde zemin kazanan sağ partilerin ustaca kullandıkları yabancı düşmanı ve İslamofobik üslup birliğin temelindeki liberal değerlerle örtüşüyor.

Gerek ekonomik gerekse kültürel anlamda kendini yenileyemeyen, genişleyemeyen ve en sonunda içe dönerek birliği muhafaza etmeye yönelen AB, 2017’ye dek yapılması planlanan İngiltere’nin referandum sonucuna göre çözülme riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Zamanında modernleşme teorisini baş tacı edenler, küresel kapitalizmin zenginleştireceği orta sınıfların demokrasi talepleri sayesinde dünya üzerinde demokratik rejimlerin sayısının artacağı bekliyordu. Ne var ki demokratik dönüşümlerin doğrusal bir gelişim göstermediği, farklı siyasi kültürlere sahip ülkelerde farklı sonuçlar verdiği görüldü.

İlerleyen dönemde kapitalizmin servet dağılımında yarattığı eşitsizlik sistemin bizzat kendisini tehdit eder hale geldi.

Dahası demokratik dönüşüm süreçlerinin yarattığı istikrarsızlığın, doğurduğu “çökmüş devlet” sorununun, otoriter yönetimlerden çok daha büyük bir tehdit oluşturduğu anlaşıldı. Bakınız, Arap Baharı sonrası Ortadoğu…

Bir zamanlar demokrasinin ihraç edilebileceğini zannedenler, fabrika ayarlarına geri döndü. Demokrasi – istikrar ikileminde istikrar kazandı.

Başkan Obama’nın dümeni devralmasından bu yana, ABD’nin gönülsüz liderliğine mukabil, rakiplerin güç boşluğundan yararlanmaya çalıştığı, çok kutuplu bir dünya sisteminin ortaya çıkışına tanıklık ediyoruz. Rusya, Ortadoğu’ya, hatta bir anlamda Akdeniz’e indi. Çin’in arka bahçesini ABD’ye kaptırma niyeti yok…

Bu dengeler 2016 başkanlık seçimlerinde daha şahin bir demokratın veya müdahale yanlısı bir Cumhuriyetçi’nin Beyaz Saray’ın idaresine geçmesiyle uzun vadede  çok farklı bir seyir izleyebilir. İran’la nükleer anlaşma gibi Obama yönetiminin dış politika kazanımı olarak sunduğu birçok hamlenin geleceği de halefinin izleyeceği politikalara bağlı.

Dünya çapında enerji kaynaklarındaki arz fazlasının ne şekilde dengeleneceği, fiyatları ve dolayısıyla siyasi hesapları da kuşkusuz etkileyecek. Daha şimdiden Suudi Arabistan’ın 2016 bütçesinde harcamaları kısabileceği tartışılıyor. Ortadoğu siyasetinin finansörü elini cebine atmadığı takdirde, örneğin Yemen’deki operasyonun seyri veya Mısır-Rusya yakınlaşması farklı bir boyut kazanabilir.

11 Eylül saldırılarından bu yana, küresel terörle mücadelede belirgin bir yol kat edildiğini söylemek mümkün değil. Salt askeri güç, ideolojiyi alt edemiyor, toprağa düşen cihatçının yerini bir başkasının almasını engelleyemiyor. Terör örgütleri mantar gibi çoğalırken, sivillerin gündelik yaşamını hedef alan saldırılar, devletlerin ulusal çıkarlarını ‘insan güvenliğini’ merkeze alacak şekilde yeniden tanımlamasını elzem kılıyor. Dış politika artık sadece yöneticileri ilgilendiren bir mevzu olmaktan çıkmış durumda; ilk elden bireylerin hayatını etkiliyor.

Dahası tehdit tanımı da genişliyor. Artık düşman sadece fiziksel güçle değil, teknolojiyle de saldırabiliyor. Son günlerde ülkemizde iletişim ve bankacılık ağlarını çökerten siber saldırılar gelecekte yaşanacak mücadelenin provası niteliğinde.

Böylesi bir dünyada, çağımız insanının baş etmek zorunda kaldığı en temel sorunlardan biri korku. Daha ürkütücü olan, kendisini bu korkunun üzerine inşa eden popülist siyasetin küresel yükselişi…

Demokratik rejimlerde, hükümetlerin iktidarda kalabilmeleri için rıza yaratmaları gerekli. Bu rızanın maddi boyutunu rant dağıtımı oluşturuyorsa manevi tarafını da bugün popülizm hallediyor.

Nasıl mı?…

Toplum içindeki güvensizlikleri, hoşnutsuzlukları yatıştırmak, uzlaştırmak yerine alevlendirerek, ‘yaratılan’ iç düşmanlara karşı kalabalıkları birleştirme yoluna giderek…

Meydanları ıslıklara, yuhalamalara boğan, bu ‘tutmayın beni’ siyaseti, düşünmeden fikri olanları heyecanlandırıyor, kalabalıkları coşturuyor. Ve ne yazık ki bu trendden demokrasinin beşiği ABD de, Avrupalı devletler de ve tabi Türkiye de nasibini alıyor…

Çevrenizdeki insanların diyaloglarına kulak kabarttınız mı? İnsanlar konuşmuyor artık; adeta kusuyor. İçlerinde biriktirdikleri ne varsa…

Bu durum belki de demokrasinin bugüne kadar karşılaştığı en büyük tehdit. Çünkü azınlığın çoğunluk tarafından ezilmesini engellemek üzerine kurulu demokrasi, çoğunluğun tahakkümünü milli irade ile eş tutarak meşru kabul eden bu zihniyet karşısında çaresiz kalıyor.

Giderek artan toplumsal kutuplaşma neticesinde birbirine yabancı, güvensiz, dahası birbirine kin besleyen insan topluluğuna dönüşüyoruz. Ne acılarda, ne sevinçlerde birleşebiliyoruz.

Tüm bunlara ülkenin güneydoğusunda sürmekte olan ve uzmanların şehirlere taşınması olasılığına karşı uyardıkları çatışma ve iç savaş halini de eklediğimizde, 2016’dan ancak 2015’i aratmamasını dileyebiliriz…

İyi seneler…

Herald of Thaw between Turkey & Israel

Five years after the Gaza flotilla raid, Israel and Turkey have finally reached an understanding on a reconciliation agreement.

For those who have been following Turkish-Israeli relations closely, it was not a surprise. Even before the elections, there were signals of a possible thaw between the two countries.

Amidst the turmoil in the Middle East, both countries have shared interests in the region such as balancing the rise of Iran, cooperating against the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL) and energy cooperation. Devamı…

Israel not ready to lift embargo

Last Sunday, the first public celebration of Hanukkah in the history of the Turkish Republic was staged in Ortaköy.

Within hours of the candle ceremony, President Recep Tayyip Erdoğan referred to Turkish-Israeli relations, suggesting that the gesture would not be restricted to just lending a new shine to Turkey’s image in terms of respect for minorities, but that they aimed to melt the ice between the two countries.

The response to Erdoğan, who posited that a rectification of the relations of ties between Turkey and Israel would benefit the entire region, was not long in coming. Israeli Foreign Devamı…