Fırat Kalkanı nereye uzanacak?

Türkiye’nin Suriye’de sahaya aktif müdahalesine Şam’dan prosedür gereği bir kınama haricinde ne Rusya, ne İran’dan ciddi bir tepki gelmemiş olması, ABD’ninse baştaki destekler pozisyonu Fırat Kalkanı Operasyonu’nun belli bir koordinasyon dahilinde gerçekleştiğinin işaretiydi. Bu da diplomatik diyalog kanallarının yeniden tesis edilmesinin sonuç verdiğini gösteriyor.

Bununla beraber saha koşullarının kayganlığı, savaşan aktörlerin nitelik ve niceliğinden kaynaklı sorunlar ve onları destekleyen ülkelerin farklı önceliklere sahip oluşu gibi birtakım faktörler göz önüne alındığında, özellikle harekatın kapsamı genişlediği ve süresi uzadığı takdirde, Türkiye’nin Suriye savaşının içine çekilme riski büyük.

Şu an için, operasyonun öncelikli hedefinin IŞİD’in lojistik hatlarını kesecek şekilde sınır bölgesinden temizlenmesi olduğu ifade ediliyor. Stratejik amacın ise, IŞİD’den temizlenen bölgelerin Suriyeli Kürtlerin silahlı gücü YPG’nin eline geçmesinin engellenmesi olduğu herkesçe malum.

Evet, IŞİD’in attığı füzelere angajman kuralları içinde karşılık verilmesi operasyonun hukuki çerçevesini oluşturuyor. Bu anlamda geçtiğimiz yıl kasım ayında Rusya ile yaşanan kriz olmasaydı, belki Kilis’e düşen ilk füzenin ardından böylesi bir harekat gelebilirdi.

Ancak Fırat Kalkanı Operasyonu’nu zamanlama bakımından asıl tetikleyen gelişme, YPG ağırlıklı Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) Münbiç’i ele geçirdikten sonra -ABD’nin bu konuda Türkiye’ye verdiği güvenceye rağmen- Fırat’ın batısına doğru yayılmayı sürdürme niyeti göstermiş olması.

Suriyeli Kürtlerin Cizre ve Kobani kantonlarını Fırat’ın batısındaki Afrin kantonuyla birleştirerek sınırda bağımsız bir Kürt devleti kurmaları Türkiye’nin kırmızı çizgisi. Zamanında Kuzey Irak’taki oldu bittilerden alınan dersler ışığında, ABD’ye duyulan güvensizliğin Türkiye’yi bu konuda inisiyatif almaya ittiğini söylemek mümkün.

Ankara, bazı uzmanların işaret ettiği gibi kantonların sınırda oluşturulacak de fakto güvenli bölgenin altından birleştirilme olasılığına da set çekmekte kararlı görünüyor.

ABD destekli SDG ile Türkiye destekli ÖSO arasındaki çatışmaların derinleşmesi Washington ile halihazırda 15 Temmuz darbe girişimi ertesindeki krizin daha da büyümesi demek. Nitekim Washington’dan (dışişleri, savunma bakanlığı ve Pentagon olmak üzere) ardarda gelen açıklamalar bu yöndeki endişeleri doğruluyor. ABD’nin “esas düşman IŞİD’e karşı odaklanın” mesajının gerisinde, bugüne dek IŞİD’le mücadelede gücünü kanıtlamış ortağını, sahadaki kara gücünü kaybetme kaygısı yatıyor. Özellikle de Rakka Operasyonu kapıdayken.

Türkiye askeri açıdan elini taşın altına koymuşken, bugün de PYD ile arasında bir seçim yapmasını istediği takdirde Washington’ın karar vermekte daha da zorlanacağı aşikar. Bu bakımdan sahada savaşan grupların yetki alanlarının belirlenmesi ve bu yönde evvelden verilen sözlerin yerine getirilmesi çatışmayı azaltarak, tansiyonu düşürür.

Üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise, Fırat Kalkanı ile Suriye’de elde edilen kazanımların uzun vadede nasıl muhafaza edileceği. Biraz daha açarsak, iki başlık çıkıyor karşımıza. İlki, ÖSO’nun savaş kabiliyetlerinin artırılması, diğeri YPG’nin ilerleyen dönemde Fırat’ın batısına geçme girişimlerinin nasıl önleneceği…

Özgür Suriye Ordusu denilen yapının bünyesinde radikal gruplar barındırması, savaş kabiliyetleri açısından geçmişteki başarısız sicili, ilerleyen dönemde hem IŞİD, hem YPG hem de rejim güçlerine karşı nasıl bir performans sergileyeceği konusunda soru işaretleri barındırıyor. Bu da hem sayıca hem de nitelik açısından desteklenmesini elzem kılıyor.

Öte yandan, sınır boyunca IŞİD’den temizlenen bölgenin nasıl korunacağı NATO’nun Rusya tepkisinden çekinerek müdahil olmak istememesi, ABD’nin de seçimlere aylar kala Suriye konusunda paradigma değişikliğine gitmesinin mümkün olmamasından ötürü belirsizliğini koruyor.

Yine bazı uzmanların dile getirdikleri gibi Irak’taki Başika tipi bir askeri üs kurulma olasılığının başta Şam olmak üzere tepki çekeceğini tahmin etmek güç değil, en azından bugün için.

Kırmızı çizgilerin muhafazasına gelince, bu konu Türkiye’nin uluslararası boyut kazanan Kürt sorunu çözülmediği sürece gelecekte yeni sınır ötesi müdahalelerin önünü açacak, kanayan bir yara olma riski taşıyor.

ABD’nin -tıpkı Fırat’ın doğusuna geçilmesi konusunda olduğu gibi- şiddet sarmalına son verilmesi yönünde ağırlığını koyması Suriye’de IŞİD’e karşı işbirliğinin daha sorunsuz yürümesini sağlayacağı gibi uzun vadede bölge istikrarına da katkı sağlayacaktır.

Suriye’nin siyasi geleceğine dair tarafların “toprak bütünlüğünün korunması” konusunda ağız birliği etmeleri boş yere değil. Bu bağlamda, gerek federasyon ilan eden Suriyeli Kürtler, gerekse Suriye’deki kazanımların sağladığı cesaretle Türkiye’de şiddet dozunu artıran PKK’ya iletilen mesajın doğru okunması gerekir.

Suriye siyasetinde geri adımın maliyeti

Bir süredir, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, biraz da batıyla gerilen ilişkilere meydan okuma şeklinde gelişen, Türkiye-Rusya-İran yakınlaşmasının Ankara’nın Suriye politikasına ne şekilde yansıyacağı tartışılıyor.

Rusya, Suriye’deki askeri-stratejik varlığını muhafaza etmek, İran ise hem bölgedeki Şii etkinliğini korumak hem de Lübnan’da Hizbullah’a giden lojistik hattını kaybetmemek adına Beşar Esad iktidarını destekliyor. Türkiye’nin ise Suriye politikasını Esad’ın iktidardan kısa sürede ineceği varsayımı üzerine kurduğu malum.

Suriye’de iç savaşın başladığı 2011’den bu yana özellikle Esad’ın iktidarda kalma direnci, IŞİD’in yükselişi, Suriyeli Kürtlerinin nufüz alanlarını genişletmesi gibi sahadaki belli başlı gelişmeler Ankara’nın zamanında öne sürdüğü kırmızı çizgileri birer birer geçersiz kıldı.

Ekim 2015’te -kısa süreli olmak koşuluyla- Esad’lı geçiş hükümetine destek vereceğini açıklayan Ankara, Suriye konusunda ilk geri adımı atmış oldu.

Türkiye için bir hayli hassas olan diğer konu ise, Suriyeli Kürtlerin sınır boyunca elde ettikleri Afrin, Cizre ve Kobane kantonlarını birleştirerek Akdeniz’e ulaşacak bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını önlemekti. Bu konuda hâlâ Ankara’nın tutunmaya çalıştığını görüyoruz.

Suriyeli Kürtlerin silahlı gücü YPG’yi PKK’nın uzantısı olarak gören Türkiye’nin ABD’yi sahada YPG ile işbirliği yapmaktan vazgeçirme çabaları -sahada desteklediği alternatif güçlerin başarısızlığından ve radikalizme kaymalarından ötürü- sonuçsuz kaldı. Suriyeli Kürtlerin Fırat’ın batısına geçmelerini kırmızı çizgi olarak niteleyen Ankara, Münbiç operasyonunun YPG ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri tarafından yürütülmesine belli şartlar karşılığında razı oldu.

12 Ağustos’ta Münbiç’i IŞİD’in elinden alan SDG’nin şimdiki hedefi Fırat’ın daha da batısındaki el Bab. Türkiye, ABD’den anlaşma şartlarına bağlı kalmasını ve YPG’nin ele geçirilen yerlerden çekilmesini talep ediyor.

Darbe girişimi ardından ABD ile zaten ilişkiler zaten yeterince gerginken tansiyonu yükseltmemek adına Washington’un Suriyeli Kürtler üzerine ağırlığını koyması muhtemel. Ancak örneğin, sahadaki mevcut kazanımlar sonrasında yeni bir müzakere süreci başladığı takdirde Suriyeli Kürtlerin masaya oturmasını engellemek mümkün olabilir mi? Özellikle bir önceki Cenevre görüşmelerinde Rusya’nın bu konunun en ateşli savunucusu olduğu düşünülürse.

ABD’den umduğunu bulmayan Ankara Kürtler konusunda Rusya ve İran’dan destek bulabilir mi ilerleyen günlerde daha net göreceğiz. Ancak Kürtlerin ABD ile arasını bozmadan Rusya ile de dengeli ilişkiler göz ettiği herkesçe malum. Moskova’daki PYD ofisi bir yana, Rus hava saldırılarının stratejik anlamda YPG’nin muhalif güçlere karşı önünü açtığı da birçok kereler basına yansımıştı.

Öte yandan, Suriye’de toprak bütünlüğünü koruyacak siyasi çözümden yana retorik dillere pelesenk olsa da, ABD Haseke-Rimelan’da hava üssü, Ruslar ise Kamışlı’daki kara ve hava üssüyle Suriye’de Kürt bölgesindeki askeri varlıklarını güçlendirmeye çalışıyor.

Bu bağlamda Suriye denkleminde Türkiye’nin Kürt meselesi konusundaki hassasiyetini bir nebze İran’ın paylaşması beklenebilir, özellikle yirmi yıldır uyuyan Kürt sorunu 15 Haziran’da Devrim Muhafızları ve İran Kürdistan Demokratik Parti güçleriyle yeniden başlayan çatışmalar sonucu ilginç bir şekilde alevlenmişken.

Her şekilde, Türkiye’nin Suriye’de Rusya ve İran çizgisine yaklaşması Esad’lı geçiş sürecine razı olmaktan öte, sahada destekleyeceği muhalifler konusunda birtakım tavizler vermesini gerektirecek.

Rusya, Türkiye’den Suriye sınırını kapatması için gerekli uydu görüntüleri dahil istihbarat paylaşımına açık olduğunu belirtiyor. Bu konudaki diplomatik pazarlıklar süredursun, ilişkilerdeki güven bunalımı anlaşılan o ki, buraya yansıtılandan daha derin. Foreign Policy dergisinde bu hafta yayınlanan makale, Rusya Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Vitaly Churkin’in kapalı oturumda Türkiye’yi Suriye’deki terörist gruplara silah göndermek ve teröristlerin geçişlerine izin vermekle suçladığı öne sürüyor. Geçtiğimiz mayıs ayında yine Churkin’in IŞİD’e lojistik destek verdiği iddiasıyla bazı Türk şirketlerinin listesini BM’e verdiği sır değil.

Türkiye’nin Suriye siyasetine nasıl bir yön belirleyeceği konusunda üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer önemli nokta ise 2008’den beri Suriye’deki gelişmeleri yerinden gözlemleyen gazeteci Hediye Levent’in de dikkat çektiği üzere, Türkiye’nin muhaliflere sağladığı desteğin kesilmesinin içeride ve dışarıda birtakım maliyetleri olacağı. Levent’in önemle altını çizdiği “Suriye’den geri dönecek cihatçılar sorunu” konunun güvenlik boyutu. Böyle bir durumda “Türkiye’nin Suriye politikasını sürdürme veya değiştirme kararı farklı senaryolarla yıllardır ötelenen cihatçı tehdidi ile yüzleşmesini tetikleyebilir.”

Öte yandan, Türkiye’nin Suriye siyasetinde Rusya ve İran’a yaklaşmasının başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere Körfez ülkeleriyle arasını bozma olasılığı da işin siyasi ve ekonomik maliyetini ön plana çıkarıyor.

Kuşkusuz, dış politikada revizyonun önemli bir parçası Suriye. Geç de olsa birtakım adımlar mutlaka atılacak. Ancak, tedavisi geciktirildiğinden kangren olan hastayı masadan canlı kaldırmak için bu kez saf tutulacak taraflar ile birlikte izlenecek siyasetin getirileri ve maliyetlerini doğru hesap etmek gerekiyor.

Batılı müttefiklerin telafi ziyaretleri

Batılı müttefikler, 15 Temmuz’daki başarısız darbe teşebbüsünü takiben Ankara ile aralarında derinleşen güven bunalımını kontrol altına almaya yönelik birtakım adımlar atıyor.

Bu çerçevede ilk olarak 22 Temmuz’da İngiltere Dışişleri Bakanlığında görevli, ABD ve Avrupa’dan sorumlu Devlet Bakanı Alan Duncan incelemelerde bulunmak üzere Türkiye’ye gelmişti.

Bu hafta ise ABD Genelkurmay Başkanı General Joseph F. Dunford, önce İncirlik Üssü, ardından Ankara’yı ziyaret etti. Darbe gecesi bombalanan TBMM’ye de giden Dunford buradan darbe girişimini kınadı ve Türk-Amerikan ilişkilerine dair mesajlar verdi.

Kuşkusuz, Dunford’un ilk durağının İncirlik Hava Üssü olması her ne kadar Bağdat üzerinden geliyor olsa da rastgele bir seçim değildi. Türk-Amerikan ilişkilerinin taşıyıcı kolonu sayılan askeri ittifak ilişkilerine de bir gönderme vardı. Türkiye’nin 15 Temmuz ertesinde İncirlik Üssünü geçici olarak kapatıp daha sonra açması, darbe girişimin arkasında ABD olduğu iddialarından hareketle, İncirlik Üssünü siyasi bir koz olarak kullanabileceği şeklinde yorumlandı.

Bu bağlamda, ABD Savunma Bakanlığı’ndan Dunford ziyaretine ilişkin yapılan açıklama, iki ülke arasında tansiyonu düşürerek, bir taraftan IŞİD’le mücadele eden koalisyon güçlerinin operasyonlarının sekteye uğramasından duyulan endişeleri gidermek, bir taraftan da NATO ittifakına yönelik güven tazelemek amacını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Şu bir gerçek ki, Batılı liderlerin darbe girişimi karşısında seçilmiş hükümete sahip çıkmak konusundaki tereddüdü Türkiye’de müttefikleri tarafından yalnız bırakıldığı algısı yarattı. Her ne kadar dile getirilen endişeler yersiz olmasa da, ülke içinde güvenlik tehdidi halen sürerken Avrupa ve ABD’nin demokrasi ve insan hakları ihlallerine odaklanmaları darbe gecesi tankların önüne kendini siper etmiş kesimlerce en hafifinden ikiyüzlü olarak değerlendiriliyor. Dahası ekonomik derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin kredi notunu olumsuza çevirmesi de darbeyle indiremedikleri hükümeti ekonomik yöntemlerle alaşağı etmek isteyen çevreler olduğunu iddia eden komplo teorilerine geçit veriyor.

Hal böyleyken, Türkiye’nin NATO ile ittifak ilişkilerini gözden geçirmesi üzerine tartışmaların alevlenmesine pek de şaşırmamak gerek. Özellikle darbe girişiminin başından itibaren hükümete koşulsuz desteğini ifade eden Rusya ile yakınlaşma sürecine giren Türkiye’nin, ABD ve NATO’ya alternatif bir müttefik arayışına girebileceği endişesi, Batılı ülkelerin gecikmeli de olsa giriştikleri diplomatik atağı bir nebze açıklıyor. Yine bu hafta Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’ın Türkiye’ye gelmesi bekleniyor.

Benzer şekilde Türkiye’nin de darbe girişimini tek taraflı ele alan batı kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla bir diplomasi kampanyası başlattığının altını çizelim. Bu çerçevede Kanada, Fransa, Belçika, İngiltere ve ABD’ye heyetler gönderildi. Özellikle ABD’ye darbe girişiminin planlayıcısı kabul edilen Fethullah Gülen’in iadesine yönelik daha önce verilmiş dosyalara ek olarak -iade sürecine dek tutuklanmasını sağlayacak- birtakım deliller sunulduğu söyleniyor.

Ancak gerek ABD gerekse AB ile ilişkilerin rayına oturması biraz da batıdaki Türkiye algısının olumlu yönde değişmesine bağlı.

Örneğin, darbe girişimi sonrası devlet içindeki paralel örgüt yapılanmasının tasfiye edilme sürecinin bir cadı avına dönüşmeyeceği, gözaltına alınanların insan haklarından mahrum bırakılmayacağı ve en önemlisi de hukuk devleti çerçevesinde adil bir yargılama sürecinden geçirilecekleri konusunda güvence verilmesi gerekli.

Başbakan Binali Yıldırım’ın CHP genel başkanlığına ilk kez yaptığı ziyarette dikkat çektiği üzere batıdaki Erdoğan karşıtlığının giderilmesi, ancak Türkiye’nin üzerine yapışan otoriter ülke imajının düzeltilmesiyle mümkün olabilir.

Darbe girişimi ertesinde yakalanan birlik ve beraberlik ruhunun meclisteki tüm partileri kapsayacak şekilde genişletilmesi ve ülke içindeki tansiyonun düşürülmesi yönünde atılan adımların devamı, siyasi iradenin bu konudaki samimiyetini test etmiş olacak.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kereye mahsus olmak kaydıyla hakaret davalarını düşürme kararı, AK Parti ile Fethullah Gülen Cemaati arasındaki geçmişteki ilişkilere dair pişmanlıkların dile getirilmesi, meclisteki anayasa çalışmalarına HDP’nin de dahil  edilebileceği ve ‘Demokrasi Şöleni’nin son ayağı olarak bu pazar düzenlenecek Yenikapı Mitingine muhalefet partilerinin de (HDP de olsa çok iyi olurdu) davet edilmesi umut verici. Bir anlamda Türkiye’nin bir kez daha “Yetmez ama Evet” anını yaşadığı söylenebilir.

Yalnızca içeride değil, dışarıda da güçlü bir ülke olabilmenin anahtarı ise, iktidarın, 15 Temmuz girişiminden alınan dersler ışığında, darbe karşıtı siyasi uzlaşı tabanının sağladığı itici gücü,  Türkiye’nin laik, demokratik, hukuk devleti olması yönünde atılacak adımlar için kullanıp kullanmayacağına bağlı.

Türk-Amerikan ilişkilerinde türbülans

15 Temmuz Cuma gecesi başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişimi, Türkiye’nin on yılda bir gelen askeri darbe, muhtıra ve darbe teşebbüsleriyle dolu tarihine bir yenisini eklemiş oldu. En son 2007 yılında cumhurbaşkanının referandum yoluyla seçilmesinin önünü açan e-muhtırayı anımsarsak, o gün yapılan yanlışların ceremesini halen çektiğimizi söylemek yanlış olmaz. Sadece bu bile sorunları çözmek yerine başa yenilerini açan askeri müdahalelerin karşında olmak için bir sebeptir.

200’den fazla kişinin hayatını kaybettiği kanlı gecenin ardından, darbe girişiminin detaylarına dair birçok yazı kaleme alındı. Kuşkusuz, zaman içinde ortaya çıkarılacak bilgiler ışığında, olaylar üzerine daha sağlıklı değerlendirmeler yapabileceğiz.

Cuma gecesi cep telefonundan canlı yayına bağlanarak halka seslenen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe teşebbüsünün “ordu içindeki paralel yapılanmanın teşvik ettiği bir hareket” olduğunu söyledi. Paralel yapı ile kast edilen Gülen hareketinin lideri Fethullah Gülen’in 1999’dan beri ABD’de ikamet ediyor olması Türk kamuoyunda öteden beri yaygın olan inanışı -CIA destekli darbe senaryolarını- tetikledi.

Öyle ki, hükümetin kontrolü yeniden ele almasıyla birlikte sosyal medyada -1980 darbesi sonrası rivayet edilen ABD yetkililerinin sözlerine referansla- “Sizin çocuklar bu kez başaramadı!/Your boys couldnt do it, this time!” tweet’leri dolaşıma girdi. Başkan Barack Obama’nın “Demokratik yollardan iktidara gelmiş, seçilmiş hükümetin arkasındayız” mesajı gecikmiş ve cılız bulundu. Tolga Tanış’ın Hürriyet’te yayınlanan yazısında değindiği gibi bazı neocon uzmanların Amerikan kanallarında darbeyi destekleyen beyanatları ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ülke dışına kaçtığı yönündeki haberler de işe tuz biber ekti.

Darbe girişiminin ertesi günü Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu’nun darbenin arkasında Amerika’nın olduğunu söylemesiyle birlikte Ankara- Washington arasında tansiyon yükselmeye başladı.

Dışişleri Bakanı John Kerry ABD’yi darbeden sorumlu tutan yaklaşımın ilişkilere zarar vereceği konusunda uyarıda bulundu. Kendilerine Gülen’in iadesine ilişkin resmi bir talep gelmediğini, Gülen’in darbe bağlantısı hakkında somut kanıtlar sunulduğu takdirde değerlendireceklerini söyledi. Buna rağmen Washington-Ankara hattında gerilim tırmanmaya devam ediyor, üstelik de bu konuda ciddi bir bilgi kirliliği hakim.

Örneğin, Türkiye’nin geçici süreyle İncirlik Üssünü operasyonlara kapatıp açmasını, Gülen’in iadesi konusuna bağlayanlar var.

İncirlik Hava Üssündeki 10. Tanker Üs Komutanı Tuğgeneral Bekir Ercan Van ve beraberinde dokuz subayın darbe girişimine karışması; Tuğgeneral Van’ın yakalanmadan önce ABD’den sığınma hakkı talep etmesi, İncirlik’ten kalkan uçakların Ankara’yı bombalama eylemine katıldıkları, yakıt ikmali sağladıkları gibi ayrıntıların ortaya çıkması bir taraftan ABD güdümlü darbe tezini işlemek isteyenlere uygun malzeme sunuyor. Öte yandan, Türkiye’nin üssü geçici olarak kapatmasının ardındaki gerekçe de üste yeniden kontrolün sağlanması.

Dahası, elektrik kesintisi sürdüğü söylense de, İncirlik Üssü tekrar kullanıma açıldı. ABD’nin IŞİD Özel Temsilcisi Brett McGurk operasyonların herhangi bir yavaşlama olmaksızın devam ettiği ve İncirlik’in yeniden açılmasından itibaren geçen 24 saat içinde, sadece Menbiç’e yedi atış düzenlendiği bilgisini paylaştı.

Şu bir gerçek ki, İncirlik sadece ABD’nin değil, İngiltere’nin de kullanımına açık, NATO operasyonları kapsamında kullanılan bir askeri hava üssü. Ayrıca nükleer silahlar barındırıyor. Uzmanlar, son birkaç gündür askeri idaredeki boşluğun doğuracağı güvenlik zafiyetine dikkat çekiyorlar.

Türkiye’nin üssü siyasi bir koz olarak kullanması, sadece ABD ile değil, NATO ülkeleriyle de kriz çıkması anlamına gelir. Böyle bir durum, özellikle de İstanbul ve Nice saldırıları sonrası hız kazanan koalisyon güçlerinin yürüttüğü IŞİD’le mücadeleyi zayıflatacağından, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarına da ters düşecektir.

Ancak Gülen’in iadesi konusunun, önümüzdeki dönem, Türk-Amerikan ilişkilerini üzerinde belirleyeceği bir rol oynayacağı çok açık. Bu gerilim kontrol altına alınıp, iki müttefik arasında yeniden güven tesis edilmediği takdirde Suriye ve Irak’ta hassas dengeler üzerinden kurulmaya çalışılan işbirliği de zarar görebilir.

Darbe sorumlularının cezalandırılması kapsamında hükümetin idam cezasını yeniden tartışmaya açması da gerek AB gerekse ABD ile gerilimi demokrasi ve insan hakları boyutuna taşıyor. Dışişleri Bakanı Kerry’nin her ne kadar sonradan düzeltilse de “İdam cezasının Türkiye’nin NATO üyeliğine zarar verebileceğine” ilişkin yorumu Washington’ın da gerekirse elindeki kartları oynamaktan geri kalmayacağını gösteriyor.

Bu bağlamda, ABD’nin Gülen’i iade etmese dahi alternatif yollarla ikametine son vermesi -yeşil kartının uzatılmaması veya başka bir ülkeye gitmesi konusunda ikna edilmesi gibi- darbenin arkasında olduğu iddialarının üzerine kalmasını engelleyeceği gibi gerilimi de yatıştırabilir. Türbülanstan bir an evvel çıkmak, içinden geçmekte olduğumuz belirsizliklerle dolu dönemde her iki müttefikin de yararına olacaktır.

Dış politikada “güzel şeyler” oluyor

27 Haziran itibariyle Türk dış politikasında tabiri caizse ‘reset’ yani ‘yeniden başlat’ tuşuna basıldı. Önce İsrail ile imzalanan anlaşma, ardından Rusya’ya yollanan özür mektubu derken, ‘güzel şeyler’ olacağını müjdeleyen Başbakan Binali Yıldırım’dan haberlerin sadece bununla sınırlı kalmayacağını, Mısır ile ilişkilerin de düzelebileceğine dair sinyaller aldık.

Evet, altı yıl aradan sonra nihayet Türkiye ve İsrail, ilişkileri normalleştirmek adına müzakere edilen anlaşmaya imza koydular. Her iki ülkenin lideri anlaşmayı kendi kamuoyuna bir başarı hikâyesi olarak sundu. Oysaki uzlaşma, her iki ülkenin kendi kırmızı çizgilerinden bir nebze olsun ödün verebilmesi sayesinde sağlanabildi.

Ankara, Mavi Marmara olayı sonrası öne sürülen üç şarttan biri olan Gazze ablukasının kaldırılması yerine -İsrail’in güvenlik çekinceleri sebebiyle- ambargonun Türkiye lehine hafifletilmesine ikna oldu. Buna göre, Türkiye’den Gazze’ye gönderilecek sivil yardımlar Aşdod Limanında İsrail denetiminden geçtikten sonra Erez Kapısından ulaştırılacak. Yani deniz ablukası sürüyor.

Müzakerelerin ilerleyen safhasında İsrail tarafından gündeme alınan, Türkiye’deki Hamas ofislerinin kapatılması meselesinde ise, Tel Aviv geri adım atmış görünüyor. İsrail’e yönelik terör operasyonlarının idare edildiği öne sürülen bu ofisler, Ankara’nın teminatı karşılığında bundan böyle sadece diplomatik temsil amaçlı açık kalacak.

Gazze’ye yaklaşık 10 bin ton yardım götürmek üzere ilk gemi, bu cuma limandan ayrılıyor. Yakında gazetelerde “Gazze’de bayram havası” manşetleri göreceğiz.

Bu noktaya tam altı yıl sonra, üstelik de Mavi Marmara gemisi sefere çıkmadan önce İsrail’in Türkiye’ye yaptığı “Malları Aşdod Limanı üzerinden ulaştıralım” önerisini kabul ederek geldik.  Yine de Birleşmiş Milletler’in “2020’de üzerinde yaşanamaz bir yer” olarak nitelediği Gazze’de insanların hayat şartlarını biraz olsun iyileştirecek yatırımların yapılacak olması (hastane, enerji santrali ve su arıtma tesisi gibi) ve bunların Türkiye eliyle yapılacak olması hafife alınmaması gereken bir insani kazanım.

Öte yandan, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun anlaşma sonrası yaptığı açıklamada ana vurgusu, Türkiye ile imzalanacak enerji anlaşmalarından elde edilecek ekonomik kazanç üzerine. Türkiye’ye planlanan gaz ihracatının İsrail’e yıllık 2 milyar dolar getirisi olacağı tahmin ediliyor. Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi bağlamında işin, Avrupa enerji güvenliğine katkısı, Rusya’nın dengelenmesi gibi stratejik boyutu da var.

Tabi Türkiye-İsrail arası yakınlaşmanın Türkiye, Mısır ve Kıbrıs arasındaki ilişkilere de olumlu yansıyacağı tahmin ediliyor.

İkili ilişkilerde askeri düzeyde işbirliğinin ilerletilmesi, özellikle istihbarat alanında bilgi paylaşımı, yıllar içinde giderek derinleşen güven bunalımın aşılmasına bağlı.

İlerleyen dönemde taraflar, anlaşmanın uygulanması noktasında kararlı bir irade sergilemeleri oldukça önemli. Özellikle, iki ülke arasındaki derin güven kaybının yeniden tesis edilmesi açısından, Türkiye’nin payına düşen, ülke içindeki antisemitizmle iç içe geçmiş İsrail karşıtı söylem ile mücadele etmek olmalı.

Bununla birlikte Filistin meselesi çözüme kavuşturuluncaya dek İsrail ve Filistin arasında alevlenecek yeni bir askeri çatışmanın Türkiye-İsrail ilişkilerini raydan çıkarma potansiyeline sahip olduğunu unutmamak gerek.

Türkiye-İsrail arasında imzalanan anlaşma dış politikada bir süredir sinyallerini aldığımız revizyonun bir parçası aslında. Başbakan Binali Yıldırım’ın göreve gelir gelmez altını çizdiği “dostlarımızı artıracağız” çıkışıyla da uyum içinde.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e göndermiş olduğu özür mektubu ile Türkiye-Rusya ilişkileri de rayına giriyor gibi. Rusya ile krizin Türkiye’ye ekonomik ve siyasi faturası düşünülürse geç bile kalındığı söylenebilir.

Yine 27 Haziran’da tüm bu gelişmelerin üzerine Başbakan Yıldırım’dan Mısır ile ilişkilerin geliştirilmesine mani olmadığını, karşılıklı bakanların ve iş heyetlerinin gidip gelebileceğinin, askeri temaslar yapılabileceğini öğrendik.

Yıkılan köprülerin yeniden onarılma sürecinde sıra Kıbrıs ve hatta Suriye’ye gelebilir. Elbette zaman içinde muhatapların verecekleri karşılıklar neticesinde daha net öngörüler yapma fırsatımız olacak.

Ancak kesin olan bir nokta var ki o da ideolojik bir dış politika çizgisinden, giderek gerçekçi ve çıkar bazlı bir dış politikasına çizgisine doğru evirilmeye başladığımız. Türkiye’nin komşuları ve müttefikleriyle daha dengeli ilişkiler yürütmesinin anahtarı mezhepler üstü ve tarafsız konumunu yeniden kazanmak ve muhafaza etmesinden geçiyor.

Sıra Türkiye-Ermenistan ilişkilerine gelir mi?

Hafta başında Erivan kalabalık grupların protestosuna sahne oldu. Aralık ayında Rusya ile imzalanan ortak hava savunma anlaşmasının meclis onayından geçmesini protesto etmek için toplanmışlardı.

Kültürel yakınlığı bir yana, güvenlik ve ekonomi açısından Rusya’ya göbeğinden bağlı olan Ermenistan’da bir süredir Rus sempatizanlığının zemin kaybettiğine ilişkin yorumlar var.

Türkiye de kasım ayındaki uçak krizinden bu yana bir taraftan Rusya ile ilişkileri düzeltmek için fırsatları kollarken, diğer yandan yakın çevresinde Moskova’yı dengeleyecek şekilde ittifaklarını kuvvetlendirme yoluna gitmekte.

Ermenistan odaklı Bölgesel Araştırmalar Merkezi mevcut jeopolitik dengelerin Türkiye-Ermenistan arasında normalleşmeyi teşvik edecek bir fırsat penceresi yaratıp yaratmayacağını tartışmak üzere geçtiğimiz hafta bir atölye çalışması düzenledi.

Ermenistan-Türkiye arasında normalleşme koşulları -tıpkı Türkiye İsrail arasında olduğu gibi- üçüncü bir aktörün dahil olduğu sorunun çözümüne endekslendiğinden, ilişkilerde ilerleme kaydedilemiyor.

Hatırlarsak, 2008 yılında Erivan’dan gelen milli maçı Ermenistan’da izleme teklifi iki ülke arasında buzları eritmiş; “futbol diplomasisi” 2009 yılında Zürih’te imzalanan “diplomatik ilişkilerin tesisi” ve “ikili ilişkilerin geliştirilmesi” başlıklı protokollere zemin hazırlamıştı.

Ne var ki, Azerbaycan’ın her nasılsa hesaplanamayan tepkisi neticesinde Türkiye geri adım atmış, protokolün yürürlüğe girmesini Dağlık-Karabağ sorununun çözümüne bağlamıştı. O zamandan bu yana Ermenistan ile ilişkiler soykırım tartışmalarına ve Dağlık-Karabağ bölgesindeki çatışmalara bağlı dalgalanmaya açık seyretmekte.

En son geçtiğimiz hafta Alman Parlamentosu’nun 1915 Olaylarını soykırım olarak tanıma kararı gündeme damga vurdu. Bölgesel Araştırmalar Merkezi Direktörü Richard Giragosian, bir nevi siyasi sopa vazifesi gören soykırım tanıma kararlarının Türkiye-Ermenistan ilişkilerine faydadan çok zarar verdiği görüşünde. Ortak tarihe dair birçok ayrıntının gün ışığına çıkarılması iki ülke arasında ilişkilerin normalleşmesine ve yapıcı diyaloğun gelişmesine bağlı.

Bu arada resmi temaslar dondurulmuş olsa da perde arkasında diplomatik diyaloğun devam ettiği söyleniyor. Bu bağlamda Türk tarafına Gürcistan’daki Türk büyükelçisinin Ermenistan ile ilişkilerden sorumlu olacak şekilde akreditasyonu ve sınırda belirlenecek geçiş noktalarının en azından haftanın belirli günleri açılması gibi öneriler sunulmuş.

Ayrıca Ermenistan’a bağlı kaynaklar sınır kapalı olduğu için Gürcistan üzerinden sürdürülen ticaretin, Rusya-Türkiye arasında patlak veren krize mukabil katlandığını belirtiyorlar. Ve ekliyorlar: “Ruslar istemeden de olsa yine Türk domatesi yiyor!”

Sınırların açılması Türkiye tarafından Dağlık Karabağ sorununun çözümü için Ermenistan üzerinde siyasi bir koz olarak görülüyor. Ancak bugüne dek sınırların kapalı tutulmasının Ermenistan’ı Azerbaycan’la uzlaşmaya teşvik ettiğine dair bir işaret de yok.  Kaldı ki bölgedeki izolasyonun Ermenistan’ın Rusya’ya olan bağımlılığını gitgide artırdığı bir gerçek.

Öte yandan, Ermenistan içinde Rusya karşıtı bir kamuoyu da oluşmakta. Bu gelişmenin ardında, Ermenistan’ın Gezi ayaklanması olarak anılan 2015’teki elektrik faturalarındaki artış yüzünden çıkan protestoların Rus şirketi tarafından alınan bir karar neticesinde patlak vermiş olması, buna ek olarak Ermenistan’daki askeri üste görevli bir Rus askerinin Ermeni bir aileyi katletmesi ardından yargılama sürecinin adaletsiz seyrinin payı büyük.

Ancak özellikle geçtiğimiz nisan ayında, eskisinden daha şiddetli bir şekilde patlak veren Dağlık-Karabağ çatışmalarında, Rusya’nın Azerbaycan’a sağladığı silahlar neticesinde Ermenistan’ın ciddi kayıplar vermiş olması, toplum içinde Rusya ile ittifak ilişkilerin ciddi şekilde sorgulanmasına sebep olmuş. Kamuoyu Ermenistan ile Rusya arasındaki ilişkilerin asimetrik yönünden, özellikle Ermenistan’ı adeta Rusya’nın piyonu haline getiren siyasi kararlardan rahatsız.

Yeni Soğuk Savaş tartışmaları ve Rusya’nın dengelenmesi noktasında Ermenistan nerede duruyor?

Hâlihazırda Erivan NATO ile Barış İçin Ortaklık programı çerçevesinde ilişkilerini sürdürüyor. Rusya’yla yaşanan güven bunalımı neticesinde Ermenistan’ın gerek ABD gerekse Avrupa ilişkilerinin ilerleyen dönemde kuvvetleneceği öngörülüyor.

Yine de Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü ve Avrasya Ekonomik Birliği üyesi olan Ermenistan’ın batıya yönelimini eksen değişiminden ziyade daha çok denge politikası olarak okumak yerinde olacaktır.

Türkiye tarafına gelirsek, dış politikada dostların sayısını artırmak bağlamında, Ermenistan’a bir açılım mümkün mü?

“Bir millet, iki devlet” sloganının kamuoyundaki karşılığı düşünülürse bir hayli zor görünüyor. Kadir Has Üniversitesi’nin her yıl düzenli olarak gerçekleştiği dış politika kamuoyu araştırmalarında Azerbaycan Türk halkının dost saydığı devletler sıralamasındaki yerini kimseye kaptırmıyor.  Enerji, ticaret ve güvenlik konuları söz konusu olduğunda,  stratejik çıkarlar Türkiye’nin Azerbaycan’ı kaybedecek bir siyasi hamle yapmasını zor kılmakta. Ancak Ermenistan ile çözümsüzlük hali Azerbaycan’a fayda sağlamadığı gibi ironik bir şekilde Rusya’nın elini güçlendiriyor, tabi bir de sınırın kapalı oluşundan rant elde eden aracı grupları.

Ermenistan-Türkiye sınırının açılmasının yalnızca karşılıklı ekonomik kazanç sağlamakla kalmayıp, Güneydoğu’nun kalkınması için de bir fırsat olabileceğinden hareketle ekonomi-güvenlik boyutuna dikkat çekiyor, Girogosian.

Belki bu yönden bakıldığında Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesi gündemdeki sırasını tekrar alabilir.

Türkiye-İsrail arasında yeni sayfaya doğru

“Düşmanlarımızın sayısını azaltıp, dostlarımızın sayısını çoğaltacağız!” diyerek Başbakan Binali Yıldırım dış politikada bir süredir beklenen değişime dair ilk sinyalleri vermiş oldu. Kuşkusuz bu değişimin önemli bir ayağını Türkiye-İsrail ilişkileri oluşturuyor.

Nisan ayında Londra’da gerçekleşen toplantıdan müzakere heyetinin el sıkışarak çıkması beklenirken taraflar adeta devre arası ilan ediverdi.

Önce Mısır ve Rusya’nın kulis etkisi üzerine yorumlar dolaşıma girdi. Ancak gündeme damga vuran iç siyasi gelişmeler, müzakerelerin sarkmasına sebep olan belirsizliğin dış siyasetten ziyade iç politika kaynaklı olduğunu gösterdi.

Başbakan Ahmet Davutoğlu koltuğunu Binali Yıldırım’a bırakırken, İsrail hükümetinde de kan değişimi oldu. Meclisteki temsil gücünü artırmak isteyen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bir süredir Siyonist Birlik Partisi lideri İzak Herzog ile görüşüyordu. Ancak sürpriz bir şekilde Herzog yerine şahin kanadı temsil eden Evimiz İsrail lideri Avigdor Lieberman kabineye katıldı.

Gerek Türkiye-İsrail arası normalleşme sürecine gerekse Filistin konusunda iki devletli çözüme karşı tutumuyla bilinen Lieberman’ın koalisyona katılması haliyle iki ülke ilişkileri açısından ilk etapta olumsuz bir gelişme olarak okundu. Ne var ki Lieberman’ın koalisyondaki yerinin onaylanması ardından verdiği ilk demeçler iktidar ortaklığının muhalefetten daha farklı bir üslup dayattığını, bir anlamda ılımlılaşmaya ittiğini gözler önüne seriyor.

Türkiye-İsrail görüşmelerini yakından takip edenler imzaların ne zaman atılacağına odaklanmış durumda. Oysa imzalar atıldıktan sonra iki ülke arası kurulacak işbirliğinin nasıl temeller üzerine inşa edileceği en az zamanlama kadar önemli. İki ülkenin gerçek anlamda hangi ortak çıkarlar ve tehdit algıları üzerinden ilişkileri tanımlayacağı bu ortaklığın ömrü açısından belirleyici olacak.

Bu bağlamda İsrail’den Türkiye’ye bakınca ilişkilerin hiçbir zaman 90’lardaki gibi olmayacağı görüşü hakim. Özellikle askeri ve istihbarat işbirliğinin gelişmesi için öncelikle zedelenen güvenin yeniden inşası elzem.

Öte yandan Türk siyasetinde gücün tek elde toplanması, otoriterleşme eğilimi, dış politika karar alma sürecinde bireylerin kurumların önüne geçmesi gibi yapısal etkenler iki ülke arasında varılacak anlaşmaların (siyasi ya da ekonomik) geleceği açısından belirsizlik algısını körüklüyor.

Normalleşme yolunda Türkiye’nin öne sürdüğü üç koşuldan biri olan ambargonun kaldırılması konusunda İsrail fazlasıyla hassas. Bu konuda varılacak uzlaşmanın Türkiye tarafından Hamas’ı himaye eder bir görünümle ve Gazze’de elini güçlendirecek bir siyasi şova dönüştürülme olasılığı yalnızca İsrail için değil, Hamas’ı Müslüman Kardeşlerin uzantısı ve dolayısıyla güvenlik tehdidi olarak gören Mısır için de kabul edilmesi güç bir durum.

Müzakerelerdeki en büyük ikilem, tarafların uzlaşmaya varmak adına ödün veriyor görünmek istememesi. Her iki taraf da bu pazarlık sürecinden galip olarak çıkma arzusunda. Dolayısıyla pazarlık sürecinin uzamasını karşılıklı yıpratma mücadelesinin bir parçası olarak okumak mümkün.

Bölgesel gelişmeler epey bir süredir iki ülkeyi birbirine yaklaştırmakta. Ancak acaba Ortadoğu’ya baktığında İsrail ve Türkiye aynı resmi görüyor mu?

Suriye’yi ele alalım. Türkiye için önem sırası değişkenlik göstermekle beraber öncelikli hedeflerin Beşar Esad yönetiminin iktidardan inmesi, Suriye’de bağımsız bir Kürt devletinin önlenmesi ve IŞİD’in çevrelenmesi olduğu söylenebilir. İsrail Suriye’ye baktığında ise Golan Tepelerini, oradan Hizbullah’a gidecek askeri desteği, sınırdan gelebilecek tehlikeleri görüyor. Rusya’nın sahaya inmiş olması bile İran’ın Esad üzerindeki gücünü dengeleyici etkisi göz önüne alınarak değerlendiriliyordu.

Türkiye’nin aksine İsrail Rusya ile oldukça temkinli ve dengeli ilişkiler sürdürmeye özen gösteriyor. Ve karşısına almaktan da kaçındığını not etmek gerek.

Kürtlerin bölgede egemenlik alanlarını genişletmeleri de İsrail’in çıkarlarıyla doğrudan çakışmıyor. Kaldı ki bu kazanımlarım Suriye ölçeğinde özellikle IŞİD tehdidi etkisini yitirdiği takdirde Kürtler tarafından muhafaza edilip edilemeyeceği ayrı bir tartışma konusu.

IŞİD’e gelirsek, Türkiye için hem iç hem dış güvenlik sorunu haline gelen IŞİD, İsrail’in öncelikli sorunu değil.

İsrail için bölgede varoluşsal tehdit unsuru teşkil eden ülke İran. Türkiye ise komşuluğun gerektirdiği dengeyi gözetmek adına bir süredir izlediği Sünni eksenli dış politikada revizyon yapabileceği işaretlerini verdi geçtiğimiz hafta.

Bölgede süregelen mezhep eksenli vesayet savaşları İsrail’in rakiplerinin enerjilerini ve kaynaklarını sömürerek elini güçlendiriyor. Bu bağlamda her ne kadar kırılgan temeller üzerine kurulsa da Körfez ülkeleri ile İsrail arasında benzerine az rastlanır ittifaklar geliştirmesine olanak tanıyor.

Enerji işbirliğinin hem İsrail hem Türk tarafının iştahını açtığı malum. Yine de İsrail açısından Türkiye üzerinden gaz ihracatı en elverişli seçenek olsa da tek seçenek değil.Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve Ürdün arasında giderek gelişen işbirliğinin yanı sıra İsrail odağını sadece Akdeniz ve Avrupa ile sınırlamak yerine Uzakdoğu pazarını da içine alacak şekilde daha geniş perspektiften oyun kurmaya çalışıyor.

Ezcümle, İsrail stratejik açıdan bu anlaşmaya Türkiye’nin kendisinden daha çok ihtiyacı olduğunu varsayımıyla süreci ağırdan alıyor. Her şeye rağmen, Arap olmayan iki seküler gücün bölgede yeni bir düzen kurulurken, karşı karşıya gelmektense, beraber hareket etmekten çıkar sağlayacağına dair stratejik bakış normalleşme sürecini teşvik etmekte. Ancak bu, iki ülkenin çıkarlarının birebir örtüştüğü veya ortak tehdit algısına sahip oldukları anlamına gelmiyor. Anlaşma imzalandığı takdirde ilişkilerin rayına oturmasının zaman alacağını göz önünde bulundurmakta fayda var.

Ortadoğu’da ‘Reset’in faturası Müslüman Kardeşlere

Dış politikada Riyad-Ankara yakınlaşması, özellikle Suudi arabuluculuğunda bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilerin yeniden tesisi, Ankara’yı bir zamanlar cansiperane savunduğu Müslüman Kardeşler’e yönelik daha dengeli ve mesafeli bir konum geliştirmeye itiyor.

Arap Baharı olarak nitelediğimiz özgürlük ve değişim dalgasını yönetme fikriyle yola çıkan Türkiye, Ortadoğu politikasının omurgasını ideolojik yakınlık beslediği Müslüman Kardeşler hareketinin iktidarını desteklemek üzerine kurmuştu. Yalnızca Mısır’daki Muhammed Mursi iktidarıyla sınırlı olmayıp, Tunus, Libya ve Suriye’yi de kapsayan bu siyaset Türkiye’yi Katar ile yakınlaştırırken, statüko yanlısı Suudi Arabistan’la arasının açılmasına sebep oldu. Dahası, dış politika çizgisinin değişen koşullara adapte edilememesi Türkiye’yi bölgede giderek yalnızlaştırdı.

2013 yazında Mursi’nin askeri darbe ile iktidardan inmesiyle rüzgar terse döndü.

Geçen zaman zarfında, Suudi Arabistan bölgeye pompaladığı para sayesinde değişim çarkını bir nebze durdurmayı başardı. Körfez İşbirliği Teşkilatı’nın 2014 Mart’ında yapılacak toplantılarını Doha’dan Riyad’a aldırarak, Katar’ın bileğini masaya yatırdığı gibi, bölgede asıl sözü geçen aktörün kendisi olduğunu da kanıtladı.

Zaman içinde ABD ile İran arasındaki nükleer müzakereler, Suriye’de Işid’in ortaya çıkışı, Yemen sorununun derinleşmesi gibi dış faktörler Müslüman Kardeşler üzerinden yaşanan anlaşmazlıkları arka plana iterken, Suudi Arabistan’daki taht değişimi de Ankara  ile Riyad arasında işbirliği için yeni bir fırsat doğurdu.

Bu anlamda Mart 2015’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Riyad ziyareti bir dönüm noktasıydı. Aynı tarihlerde Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin de Riyad’da olması Kral Selman’ın iki ülke arasında arabuluculuk ettiği şeklinde yorumlansa da Mısır ile buzların kırılmasına yetmedi.

Ekonomik ve kültürel boyutta gelişen Riyad-Ankara ilişkilerinin askeri ayağı, Suriye’de muhaliflere destek üzerinden sürerken, Türkiye’nin Suudi önderliğinde oluşturulan İslam Ordusu projesine katılımıyla iyice pekişti ve hatta Suriye’de olası bir askeri operasyona destek amacıyla ilk kez Suudi savaş uçakları İncirlik’e konuşlandı.

Bölgede İran’ın yükselişini ortak tehdit olarak gören başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleriyle İsrail’in yakınlaşması, bölgesel yalnızlığını aşmak isteyen Türkiye’nin de İsrail ile ilişkileri düzeltmesine fırsat sundu.

Halihazırda müzakereler kabaca Gazze’deki ambargo ve Hamas’ın Türkiye’deki resmi faaliyetlerinin sonlandırılması konusundaki pazarlıklara takılmış görünse de anlaşma eli kulağında.

Bu bağlamda, Türkiye’de ikamet eden Hamas yöneticisi Salih Aruri’nin 2015 sonunda sessiz sedasız sınır dışı edildiğini hatırlayalım.

Türkiye-İsrail müzakere sürecine paralel olarak devam eden Mısır-Hamas uzlaşması belki de Türkiye’nin hem İsrail hem de reset’in üçüncü ayağı olan Mısır ile ilişkilerini yola koymasına katkıda bulunabilir.

Sisi hükümeti Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kolu olarak kabul ettiği Hamas’ı, Sina’da Işid’e biat eden Sina Vilayeti örgütünün terör saldırılarına destek vermekle suçluyor. Ayrıca geçen sene  Baş savcı Hisham Barakat’a düzenlenen suikast planının arkasında Hamas’ın Türkiye ofisinin olduğunu iddia ediyor.

Buna rağmen, Mısır, Hamas Müslüman Kardeşlerle bağlarını kesip, Gazze sınırından Sina’ya militan geçişlerini, silah kaçakçılığını engelleyecek önlemler aldığı takdirde Rafah sınır kapısını açmaya sıcak bakıyor.

Geçtiğimiz günlerde Hamas’ın Mısır sınırına güvenliği sağlamak amacıyla 300 kadar asker yığması, -taktiksel bir hamle şüphesini saklı tutmakla beraber- Mısır ile ilişkilerinin düzelebileceği yönünde bir işaret de sayılabilir.

Hatırlanacağı üzere, Mısır’ın Mursi darbesi ardından Rafah sınır kapısını kapaması ve ilerleyen dönemde Hamas’ın kaçakçılık için kullandığı tünelleri su ile doldurması Gazze üzerinde ambargonun etkisini katlamıştı.

Mısır ile köprüleri tekrar kurmak amacıyla Müslüman Kardeşler ile arasına mesafe koymaya çalışan Hamas’ın Katar’da yaşayan sözcüsü Hüssam Badran’ın: “Müslüman Kardeşler ile aynı ideolojik okuldan gelsek de biz Filistin kurtuluş hareketiyiz, bizim kararlarımız kendi danışma kurullarımız ve Hamas liderliğinden gelir,” şeklindeki beyanatları çıkarların ideolojiye ağır basabileceğini gösteriyor.

Aynı şeyi Mısır-Türkiye ilişkileri için de söylemek mümkün mü?

Doğrusu, geçtiğimiz ay, Mısır’ın dışişleri bakanı seviyesinde katıldığı İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi’nden beklenildiği şekilde bir yakınlaşma doğmadı. Ancak zirve boyunca ne resmi retorik ne de kamuoyunda Rabia söylemine rastlamamış olmamız Ankara’nın da daha realist bir siyasete dümen kırdığının göstergesi sayılabilir. D-8 Sanayi Bakanları Zirvesi için Mısır’a gidecek Türk heyetinin girişimleri de bu açıdan değerlendirilmeli.

Keza, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Abu Dabi ziyareti sonrası Birleşik Arap Emirlikleri’nin Ankara’ya iki yıl aradan sonra büyükelçi yollama kararı da dış politikada revizyonun bir başka neticesi.

Büyük ihtimalle bu konular geçtiğimiz hafta Hamas büro şefi Halid Meşal ile önce Ankara’da daha sonra Katar’da gerçekleşen görüşmeler çerçevesinde ele alınmıştır.

Son tahlilde, AK Parti hükümeti, Müslüman Kardeşler hareketine iç siyasetteki dengeler sebebiyle açıkça sırtını dönemeyecek olsa da; konjonktür Ankara’yı değerler üzerine kurulu değil, çıkar temelli, gerçekçi ve dengeli bir dış politika izlemeye teşvik ediyor.

Suudi Arabistan-İran rekabeti (I)

2014 baharından bu yana düşüşte olan petrol fiyatları, en son geçtiğimiz şubat ayında 26 dolara inince, başta Suudi Arabistan olmak üzere Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ile Rusya üretimi kısma fikrini ciddi şekilde tartışmaya başladılar. Hatta bir ön mutabakat bile hazırlamışlardı.

17 Nisan’daki Doha Zirvesi’nden petrol arzını düzenleyerek fiyatları ocak ayı seviyesinde sabitleyecek ortak bir karar çıkması bekleniyordu. Ancak S.Arabistan ve İran arasındaki siyasi rekabet ekonomik çıkarlara galip geldiğinden anlaşma sağlanamadı.

Uluslararası yaptırımların kalkması ardından belini doğrultmaya çalışan İran, zaten kapasitesinin altında petrol ürettiğinden, daha en baştan zirveye katılmayı reddetti. S.Arabistan da İran uymadığı takdirde petrol arzına sınırlama getirmeyeceğini duyurdu.

Şimdi bir taraftan OPEC’in piyasalara yön vermede etkisi sorgulanırken, diğer yandan rezervlerindeki parayı hızla eriten S.Arabistan’ın üretimi azaltmama konusundaki ısrarcı tutumunun ne denli akılcı olduğu tartışılıyor.

Kamu gelirlerinin yüzde 90’ını petrol ihracatı oluşturan S. Arabistan’ın bütçesini denkleştirebilmek için petrol fiyatlarının 106 dolar civarında seyretmesi gerek. Ancak petrol çıkarma maliyeti 15 dolar gibi düşük bir rakam olduğundan, kasadan açık vermek pahasına üretime devam edebiliyor.

Buna rağmen, IMF Riyad’ın yeni bir ekonomik yapılandırmaya gitmediği takdirde mevcut petrol fiyatlarıyla beş yıl içinde kasasının boşalacağını öngörüyor. Sadece bu yıl beklenen bütçe açığı gayri safi milli hasılanın yüzde 20’sine denk.

Zaten bu sebeple 2016 başından bu yana Suudiler akaryakıt, su ve elektriği zamlı kullanmaya başladılar. Her ne kadar yapılan zamların israfı önleme amaçlı olduğu söylense de açık veren bütçeye yama ihtiyacı elzem. Petrol devi Aramco şirketini özelleştirme kararı da bu ihtiyacın bir göstergesi.

Öyleyse neden Suudi Arabistan bir türlü üretimi kısmaya yanaşmıyor?

Hâlihazırda petrol fiyatlarının savaşlar, diplomatik krizler ve doğal felaketlere rağmen düşük seviyelerde takılıp kalmasının başlıca sebebi küresel arz fazlası. Özellikle ABD’nin yatay sondaj teknolojisini keşfi ardından petrol piyasasına sıkı bir giriş yapmasıyla pastadan alınacak pay azaldı. Buna bir de küresel ekonominin daralma trendini, petrol talebindeki düşüşü ekleyelim.

S.Arabistan’ın üretim kesmek yerine artırma hesabı, yüksek maliyetlerle kaya petrolü çıkaran Amerikalı üreticileri piyasadan kovmaktı. Onlar piyasadan çıktıklarında fiyatlar da dengelenecekti.

Aynı zamanda daha çok petrol satarak, pazar payını yaptırımların kalkması ardından piyasalara geri dönüş yapacak İran’a kaptırmamış olacaktı.

Petrol fiyatlarının gerilemesi, her ne kadar ABD’deki yatırımları tehdit etse de, dış politikada Rusya’nın petrol geliriyle finanse ettiği maceralara set çekeceği umuduyla Washington’un çıkarlarına da uyuyordu.

Ancak kaya petrolü endüstrisindeki teknolojik gelişmeler Suudilerin beklentilerini boşa çıkardı. Kuyu açma maliyeti yüksek olduğu için belki yeni yatırımların önünü kesebildiler. Ama aynı kuyuyu farklı yönlerde sondajlayarak ürün almak mümkün olduğundan ABD’li üreticiler direndi.

İran da baskılara boyun eğmiyor.

Peki, ekonomik sıkıntılar S.Arabistan’ı dış politikada daha temkinli çizgi izlemeye iter mi?

Suriye’de muhaliflere yoğun destek veren S.Arabistan’ın bölgede İran etkisinde genişleyen Şii hilalini çevrelemek adına Yemen’de yürüttüğü operasyonun maliyeti 5,3 milyar dolar. Martta ilan edilen ateşkesi takiben bir an evvel kalıcı bir çözüm aranmasının ardında Suudi bombardımanı neticesinde yaşanan sivil kayıpların uluslararası kamuoyunda yarattığı tepkiler kadar operasyonun ekonomik maliyetinin de payı var.

Bu arada S.Arabistan’ın ABD’den en çok silah satın alan ülke olduğunu da not düşelim. Gerek AB’den gerekse ABD içinden S.Arabistan’a silah ambargosu uygulanması yönünde  ciddi bir baskı var. Ama bu tepkilerin siyasi pratiğe yansıdığını söylemek henüz pek mümkün değil.

Öte yandan, Arap Baharından bu yana hem ülke içindeki muhalif sesleri susturmak hem de bölgedeki dostları etrafında tutabilmek için para saçan krallığın, bundan böyle para musluklarını kısacağı ve hatta para hibe etmek yerine faiziyle borç verebileceği konuşuluyor.

ABD Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına bağımlılığının azalmasına paralel bölgenin güvenliğini tek başına sırtlanma hevesini de kaybetti. Nükleer anlaşma neticesinde –tabi uzun vadede ılımlılaşacağı beklentisiyle-İran’ın sisteme geri dönüşünü sağlamak, Ortadoğu’dan çekilirken Obama yönetiminin bölgede Suudi Arabistan’ın başını çektiği Sünni gücünü dengeleme siyasetinin bir parçası. İsrail de bu denklemde S.Arabistan ve Körfez ülkelerinin yanında yerini alıyor.

Petrol fiyatlarının yarattığı ekonomi-politik, krallığı ekonomik reformlar uygulamaya ne denli teşvik eder bilinmez, ancak S.Arabistan Ortadoğu liderliğini İran’a kaptırmamak için her yolu deneyecektir.

Türkiye-İsrail büyük finale doğru

Haziran 2015’te İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Dore Gold ile Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun Roma’da gerçekleştirdikleri görüşme ardından kamuoyuna yansıyan İsrail-Türkiye temaslarının son etabının bu hafta perşembe günü başlaması bekleniyor. Taraflar bu kez anlaşmaya imza koymak maksadıyla bir araya gelecek, elbette aradaki son pürüzler çözülebilirse.

2010’da İsrail’in Gazze ablukasını kırmak üzere yola çıkan Mavi Marmara gemisini durdurmak üzere düzenlediği operasyonda dokuz Türk’ün hayatını kaybetmesiyle Ankara-Tel Aviv ilişkileri kopma noktasına gelmişti. Diplomatik ilişkiler ikinci katiplik seviyesine indirilirken, Türkiye ilişkilerin normalleşmesi için üç şart öne sürmüştü: Özür dilenmesi, hayatını kaybedenler için tazminat ödenmesi ve Gazze’deki ablukanın kaldırılması.

Mart 2013’te ABD Başkanı Barack Obama’nın aracılığında Başbakan Binyamin Netanyahu dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan telefonda özür dilemişti. Geriye kalan diğer iki şartın yerine getirilebilmesi için başlayan temaslar 2014 yazındaki Gazze Savaşıyla sekteye uğrasa da; özellikle uluslararası konjonktürün dayattığı (İran’ın sisteme geri dönüşü, Suriye Savaşı ve enerji güvenliğinin önem kazanması gibi) birtakım gelişmelerin iki ülkeyi ilişkileri düzeltme yoluna ittiğini söyleyebiliriz.

Türkiye açısından İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi, Arap Baharı sonrasında içine girdiği bölgesel yalnızlığı aşması için gerekli görülen dış politikadaki reset’in önemli bir parçası aslında.

Taraflar kısa vadede iki ülkenin 90’lı yıllardaki gibi yakınlaşmasını beklemiyor ancak daha şimdiden ABD’deki Yahudi lobilerinin verdiği desteğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington ziyaretini bir nebze konforlu kıldığı da aşikâr. Geçtiğimiz aylarda önce Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Sarayında ağırlanan, oradan Kudüs’e devam eden ABD’nin önde gelen Yahudi lobi kuruluşlarının temsilcilerinin gerek ABD-Türkiye, gerekse Türkiye-İsrail ilişkilerine olumlu etkisi olduğu biliniyor.

Öte yandan, geçtiğimiz yıl kasım ayında düşürülen Rus savaş uçağının doğurduğu kriz enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi zorunluluğu daha net ortaya koydu; ki bu da epey bir süredir Akdeniz’den Türkiye’ye döşenecek boru hatları ile Avrupa’ya doğalgaz taşımak isteyen İsrail’le işbirliğini cazip haline getiren bir diğer etken. Üstelik İsrail ile normalleşme, Türkiye’nin Kıbrıs ve Mısır ile ilişkilerini tamir etmesinde yapıcı rol oynayabileceğinden Akdeniz güvenliği açısından da önem taşıyor.

Şüphesiz, İsrail ile Türkiye’nin diyalog ve işbirliği içinde olması, cihatçı-aşırılıkçı örgütlerin mağduriyet söylemlerinin merkezine oturttukları Filistin sorununa kalıcı çözüm getirilebilmesine de fayda sağlayacak.

Peki, müzakere masasında neler konuşuluyor?

Haaretz gazetesinden Barak Ravid’in pazarlıklara ilişkin aktardıklarına göre, İsrail Türkiye’ye 20 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etmiş. Ancak bunun karşılığında Mavi Marmara davası kapsamında İsrailli askerlere yönelik tüm suçlamalar geri alınacak, davalar düşecek. Ayrıca İsrail, Türkiye’deki Hamas ofislerinin kapatılması ve faaliyetlerine son verilmesini talep ediyor.

Abluka konusuna gelince, Cumhurbaşkanı Erdoğan Washington’daki Brookings Enstitüsünden yaptığı konuşmasında Gazze’deki ambargonun kaldırılması gerektiğinin altını çizerken Gazze’nin yaşadığı enerji ve su sıkıntısına dikkat çekmiş, Türkiye’nin Gazze kıyısına gönderilecek bir gemiye yerleştirilecek jeneratör yoluyla bölgeye enerji sağlamak istediğini dile getirmişti.

Ayrıntıları almak üzere görüştüğüm Ravid bir ara basına yansıyan Gazze’ye yüzer liman inşaatı projesinin yerine Erdoğan’ın talep ettiği kıyıya yanaştırılacak jeneratör konusunun masada olduğunu söyledi.

İsrail her ne kadar 2007’den beri Gazze’ye uyguladığı ambargo şartlarını gevşetmiş olsa da ambargonun tümden kaldırılmasına hem yaratacağı güvenlik boşluğu (Hamas’ın eline rahatça ulaşacak askeri mühimmat ve tünel inşasında kullanılması olası malzemeler gerekçesiyle) hem de Hamas’a sağlayacağı siyasi prestij sebebiyle onay vermesi mümkün görünmüyor. 2014’deki Koruyucu Hat Operasyonu’ndan bu yana ambargo koşullarını bir hayli gevşeten İsrail Gazze’nin Refah Kapısını kapalı tutan Mısır’ın da bu konuda adım atması gerektiğini savunuyor. Zaten bu sebeple bir süredir Mısırlı yetkililerle Hamas heyetleri arasında diplomasi trafiği sürmekte.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken geçtiğimiz pazar, İsrail’in Gazze’nin güney kıyı şeridinde avlanma sahasını 6 milden 9 mile çıkardığını duyurması anlaşmaya bir adım daha yaklaştığımızın işareti sayılabilir.

İstanbul’da geçtiğimiz ay, üç İsraillinin de hayatını kaybettiği bombalı saldırı ardından gönderilen karşılıklı taziye mesajları ve İsrail Devlet Başkanı Rueven Rivlin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki telefon konuşmasının lider bazında yeni bir sayfa açabileceği de konuşuluyor. İyi derece Arapça bilen ve ılımlı kişiliğiyle tanınan Rivlin, Netanyahu ile Erdoğan arasındaki kan uyuşmazlığına çare olabilecek mi göreceğiz.

Temkinli olmayı elden bırakmamakla beraber, Türkiye İsrail ilişkileri olumlu yönde seyrediyor. Şimdi gözler perşembe günü başlayacak görüşmelerde…