ABD’nin Suriye politikasını savunmak mümkün mü?

Suriye’nin Lübnan sınırındaki Madaya kasabası altı aydır hükümet güçlerinin kuşatması altında. Yaklaşık 40 bin kişinin yaşadığı tahmin edilen Madaya’da insanlar çimenleri kaynatıp, etrafta buldukları kedi ve köpekleri kesip yiyerek açlıkla mücadele etmeye çalışıyor. Sene 2016.

Bölgeye dair insanın içini parçalayan fotoğrafların sosyal medyaya yayılmasını takiben en sonunda hükümet, Kızılhaç ve Dünya Gıda Programı’nın (WFP) gönderdiği yardım konvoylarının geçişine izin verdi.

Mart 2011’den bu yana Suriye iç savaşında ölenlerin sayısı 250 bini geçti, yedi milyondan fazla Suriyeli ülkesini terk etti, geride kalanlar ise yaşam mücadelesi veriyor. İşgalcilerin elinde tuttuğu bölgeler Beşar Esad yönetiminin kuşatması ve yoğun varil bombası yağmuruna maruz. Suriyeli Kürtlerin elinde bulundurduğu topraklarda  egemenlik mücadelesi sürerken; IŞİD hâkimiyeti altında yaşayanların dramı bambaşka.

Esad yönetiminin tüm hesapları boşa çıkartarak Rusya ve İran’ın desteğiyle ayakta kalmış olması, iç savaşın bitirilmesi ve özellikle IŞİD’le mücadele konusunda derin bir çelişki yaratıyor.

Varlık sebeplerini Esad’ın mezhepsel kıyımlarına dayandıran grupların,

varil bombaları ve hatta kimyasal saldırılardan sağ kalmayı başarmış halkın geçici de olsa Esad’lı çözüm sürecini kabul etmesi bekleniyor.

Bölgede etkinlik mücadelesi veren güçler bir türlü uzlaşamadığı için Esad’ın yönetimden gitmesini öngören sürecin nasıl işleyeceğine dair ayrıntılar hep gölgede. Keza Esad’a alternatif olarak masaya oturtulacak muhaliflerin kimliği üzerinde de tam anlamıyla uzlaşma sağlanmış değil.

Tüm bunlar olurken insanın aklı ister istemez Guta’daki kimyasal saldırının yapıldığı 2013 yazına gidiyor. Daha henüz IŞİD belası Musul’u alarak son sürat Irak ve Suriye’yi tozu dumana katmadan bir yıl öncesine… Şayet ABD Başkanı Barack Obama kırmızı çizgileri geçen Esad’a karşı uluslararası güçlerin desteğiyle müdahale gerçekleştirmiş olsaydı, bugün nasıl bir dünyayı tartışıyor olurduk?

Dış politikada realist yaklaşımıyla tanınan Stephen M. Walt, Afganistan, Irak ve Libya’da yaşanan başarısız örnekleri gerekçe göstererek en başından beri ABD’nin Suriye’ye müdahaleye etmesine karşı çıkmış isimlerden biri. Foreign Policy dergisinde tam da geçtiğimiz hafta ‘Realist bir dünya nasıl görünürdü?’ başlıklı bir yazı yayınladı. Yeni muhafazakarlarla, uluslararası müdahale yanlısı liberalleri aynı kefeye koyarak yerden yere vuran Walt’a göre, Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana ABD dış politikasındaki başarısızların temelinde realist perspektiften sapılması yatıyor.

Walt’a göre Suriye’ye askeri müdahale ABD’nin çıkarına değildi. “Esad gitmeli!” demek yerine, rejimi uzlaşmaya ikna ederek iç savaşın önlenmesine odaklanmak gerekirdi diyen Walt, bu noktada ikna yöntemleri hakkında detaya girmemiş tabi.

Tarihi yeniden yazma olanağımız yok. 2013’te bir askeri operasyonla Esad rejimi devrilmiş olsaydı -Rusya ve İran’ın tepkilerini de bir kenara koyalım- Suriye’de barış ve istikrar sağlanır mıydı? Bunun cevabını kesin olarak vermek mümkün değil. Ancak başarısız askeri müdahalelerin ABD’nin Suriye’de yaşananlara seyirci kalmasına kılıf yapılması bugün sahadaki gerçekleri değiştirmiyor.

Hata Esad yönetimine dair kırmızı çizgileri ilan etmekte miydi yoksa bu çizgilerin ihlaline tepkisiz kalmakta mı?

Dünya lideri konumundaki ABD güç kullanma konusundaki gönülsüzlüğünü açığa vurarak, caydırıcılığını yitirdiği gibi başka aktörleri de kuralları yok saymaya teşvik etmiş oldu.

ABD’nin Ortadoğu’ya mesafeli yaklaşımının doğurduğu güç boşluğu Rusya’nın Akdeniz’e yerleşmesiyle sonuçlandı.

Irak’ta doğan, Suriye’de palazlanan, gücünü mezhep düşmanlığından alan IŞİD, kanser gibi dünyanın dört bir yanında metastaz yapıyor. Farklı isimlerle Libya, Tunus, Mısır, Nijerya ve daha birçok yerde kök salmakta. Yetiştirdiği cihatçılar sadece Ortadoğu’yu değil, Avrupa ve ABD’yi, yani Batı’nın konforlu hayatını da tehdit etmekte.

Suriye’deki iç savaşın yol açtığı, çağımızın kavimler göçüne benzetilen mülteci sorunu, insani boyutu bir yana, sığınılan devletleri kimlik sorunları ve güvenlik zafiyetiyle de baş etmek zorunda bırakıyor. Başta AB olmak üzere batı dünyası surlarını yükselterek kendini güvence altına alabileceğini şeklinde nafile bir çaba içinde.

Türkiye ise Suriye’deki iç savaşın yıkımını maddi manevi en çok hisseden ülkelerin başında.

En son yazı yazılırken haberi ulaşan Sultanahmet’teki patlamanın Suriye vatandaşı olduğu belirlenen canlı bomba tarafından gerçekleştiği açıklandı. Suriye’de vesayet mücadelesi veren güçler anlaşmadıkça bu son da diyemeyeceğiz ne yazık ki.

Geriye dönüp bakıldığında, ABD liderliğinde yapılacak askeri bir müdahale Suriye’de sihirli değnek etkisi yaratmayacaktı belki, ancak 2013’ten bu yana yaşanan gelişmeler ışığında dünyanın daha güvenli bir yer olmadığı kesin.