Fırat Kalkanı nereye uzanacak?

Türkiye’nin Suriye’de sahaya aktif müdahalesine Şam’dan prosedür gereği bir kınama haricinde ne Rusya, ne İran’dan ciddi bir tepki gelmemiş olması, ABD’ninse baştaki destekler pozisyonu Fırat Kalkanı Operasyonu’nun belli bir koordinasyon dahilinde gerçekleştiğinin işaretiydi. Bu da diplomatik diyalog kanallarının yeniden tesis edilmesinin sonuç verdiğini gösteriyor.

Bununla beraber saha koşullarının kayganlığı, savaşan aktörlerin nitelik ve niceliğinden kaynaklı sorunlar ve onları destekleyen ülkelerin farklı önceliklere sahip oluşu gibi birtakım faktörler göz önüne alındığında, özellikle harekatın kapsamı genişlediği ve süresi uzadığı takdirde, Türkiye’nin Suriye savaşının içine çekilme riski büyük.

Şu an için, operasyonun öncelikli hedefinin IŞİD’in lojistik hatlarını kesecek şekilde sınır bölgesinden temizlenmesi olduğu ifade ediliyor. Stratejik amacın ise, IŞİD’den temizlenen bölgelerin Suriyeli Kürtlerin silahlı gücü YPG’nin eline geçmesinin engellenmesi olduğu herkesçe malum.

Evet, IŞİD’in attığı füzelere angajman kuralları içinde karşılık verilmesi operasyonun hukuki çerçevesini oluşturuyor. Bu anlamda geçtiğimiz yıl kasım ayında Rusya ile yaşanan kriz olmasaydı, belki Kilis’e düşen ilk füzenin ardından böylesi bir harekat gelebilirdi.

Ancak Fırat Kalkanı Operasyonu’nu zamanlama bakımından asıl tetikleyen gelişme, YPG ağırlıklı Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) Münbiç’i ele geçirdikten sonra -ABD’nin bu konuda Türkiye’ye verdiği güvenceye rağmen- Fırat’ın batısına doğru yayılmayı sürdürme niyeti göstermiş olması.

Suriyeli Kürtlerin Cizre ve Kobani kantonlarını Fırat’ın batısındaki Afrin kantonuyla birleştirerek sınırda bağımsız bir Kürt devleti kurmaları Türkiye’nin kırmızı çizgisi. Zamanında Kuzey Irak’taki oldu bittilerden alınan dersler ışığında, ABD’ye duyulan güvensizliğin Türkiye’yi bu konuda inisiyatif almaya ittiğini söylemek mümkün.

Ankara, bazı uzmanların işaret ettiği gibi kantonların sınırda oluşturulacak de fakto güvenli bölgenin altından birleştirilme olasılığına da set çekmekte kararlı görünüyor.

ABD destekli SDG ile Türkiye destekli ÖSO arasındaki çatışmaların derinleşmesi Washington ile halihazırda 15 Temmuz darbe girişimi ertesindeki krizin daha da büyümesi demek. Nitekim Washington’dan (dışişleri, savunma bakanlığı ve Pentagon olmak üzere) ardarda gelen açıklamalar bu yöndeki endişeleri doğruluyor. ABD’nin “esas düşman IŞİD’e karşı odaklanın” mesajının gerisinde, bugüne dek IŞİD’le mücadelede gücünü kanıtlamış ortağını, sahadaki kara gücünü kaybetme kaygısı yatıyor. Özellikle de Rakka Operasyonu kapıdayken.

Türkiye askeri açıdan elini taşın altına koymuşken, bugün de PYD ile arasında bir seçim yapmasını istediği takdirde Washington’ın karar vermekte daha da zorlanacağı aşikar. Bu bakımdan sahada savaşan grupların yetki alanlarının belirlenmesi ve bu yönde evvelden verilen sözlerin yerine getirilmesi çatışmayı azaltarak, tansiyonu düşürür.

Üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise, Fırat Kalkanı ile Suriye’de elde edilen kazanımların uzun vadede nasıl muhafaza edileceği. Biraz daha açarsak, iki başlık çıkıyor karşımıza. İlki, ÖSO’nun savaş kabiliyetlerinin artırılması, diğeri YPG’nin ilerleyen dönemde Fırat’ın batısına geçme girişimlerinin nasıl önleneceği…

Özgür Suriye Ordusu denilen yapının bünyesinde radikal gruplar barındırması, savaş kabiliyetleri açısından geçmişteki başarısız sicili, ilerleyen dönemde hem IŞİD, hem YPG hem de rejim güçlerine karşı nasıl bir performans sergileyeceği konusunda soru işaretleri barındırıyor. Bu da hem sayıca hem de nitelik açısından desteklenmesini elzem kılıyor.

Öte yandan, sınır boyunca IŞİD’den temizlenen bölgenin nasıl korunacağı NATO’nun Rusya tepkisinden çekinerek müdahil olmak istememesi, ABD’nin de seçimlere aylar kala Suriye konusunda paradigma değişikliğine gitmesinin mümkün olmamasından ötürü belirsizliğini koruyor.

Yine bazı uzmanların dile getirdikleri gibi Irak’taki Başika tipi bir askeri üs kurulma olasılığının başta Şam olmak üzere tepki çekeceğini tahmin etmek güç değil, en azından bugün için.

Kırmızı çizgilerin muhafazasına gelince, bu konu Türkiye’nin uluslararası boyut kazanan Kürt sorunu çözülmediği sürece gelecekte yeni sınır ötesi müdahalelerin önünü açacak, kanayan bir yara olma riski taşıyor.

ABD’nin -tıpkı Fırat’ın doğusuna geçilmesi konusunda olduğu gibi- şiddet sarmalına son verilmesi yönünde ağırlığını koyması Suriye’de IŞİD’e karşı işbirliğinin daha sorunsuz yürümesini sağlayacağı gibi uzun vadede bölge istikrarına da katkı sağlayacaktır.

Suriye’nin siyasi geleceğine dair tarafların “toprak bütünlüğünün korunması” konusunda ağız birliği etmeleri boş yere değil. Bu bağlamda, gerek federasyon ilan eden Suriyeli Kürtler, gerekse Suriye’deki kazanımların sağladığı cesaretle Türkiye’de şiddet dozunu artıran PKK’ya iletilen mesajın doğru okunması gerekir.

New deal on Syria?

The mind-boggling developments in Syria have been coming thick and fast.

Amid diplomatic shuttling among Turkey, Russia and Iran, for the first time on Aug. 18, Syrian regime forces bombed Hassakeh, a northeastern Syrian city, which is mainly under the control of the Syrian Kurds’ People’s Defense Units (YPG). On the second day of air campaign, the U.S. sent jets to defend their special forces who are fighting against the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL) as part of the coalition forces in Hassakeh.
Although there was no exchange of fire between the war jets, it was the first time that U.S. and Syrian regime forces came so close to engaging in armed conflict.

The timing of the incident brings to mind whether or not regime forces’ decision to attack Syrian Kurds might be part of an emerging deal that appears to be pulling Ankara closer to Moscow, Tehran and Damascus.
The issue of Syrian Kurds has been one of the main topics which has driven a wedge between Washington and Ankara. As it became clear that Bashar al-Assad would outlive political predictions during the grinding course of the Syrian War, Turkey began concentrating all its efforts on hindering the establishment of an independent Syrian Kurdish entity along its southern frontier.

However, developments in the field have produced a different reality, in contrast to Ankara’s expectations.
So far, Turkey has failed to convince Washington to cease cooperating with the YPG, which Turkey regards as an offshoot of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK). The train-and-equip programs to develop alternative fighting units to the Syrian Kurds ended in abject failure, as the so-called moderate Sunni fighters tended to immediately shift toward al-Qaeda and ISIL out of interest or survival instincts.  It was against this backdrop that Turkey agreed to the Manbij operation to be led by the Syrian Democratic Forces (SDF), which largely relied on Syrian Kurds, on the condition that the YPG would withdraw to the east of the Euphrates once the operation concluded. However, the SDF has announced that it will next march on al-Bab, situated to the far west of Manbij.

If regime forces continue their attacks on Syrian Kurds, it could constitute a game changer in the field. It will certainly put the fight against ISIL at jeopardy by targeting a major ally of the U.S. on the ground and dangerously paving the way for an outright clash between the U.S.-led coalition forces and the pro-Assad camp.

However, it is too early to conclude whether or not the bombing of Hassakeh took place as a result of Turkish diplomatic pressure or if the regime will resume its attacks later on. During a recent visit to Iran, Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu said the “PKK was no different than the YPG or PJAK,” a Kurdish group that operates in Iran. Tehran is most likely to share Turkey’s sensitivities regarding the Kurdish issue, as clashes between Kurdish militants and the Revolutionary Guards have erupted again after 20 years of calm.

However, Russia has always maintained friendly relations with the YPG’s political wing, the Democratic Union Party (PYD), and it lobbied hard on behalf of Syrian Kurds to join the last round of the Geneva talks. The PYD operates an office in Moscow, and it is no secret that Russian air campaigns paved the way for YPG gains on the ground against ISIL and other rebels. For one thing, there is a consensus among the powers engaged in Syria War that the ultimate solution to the conflict will be political, not military. However, it is also true that military gains on the ground will determine which actors will be able to sit at the table for negotiation.

From this perspective, what has been playing out in Hassakeh reflects an intense competition among the players to raise their stakes and strengthen their hands, particularly at a time when ISIL is losing ground. Thus, it is possible to read the recent air campaign as a signal of the desire to contain the territorial expansion of Syrian Kurds. It is no secret that the PYD’s declaration of autonomy has irked the al-Assad regime. In addition to this, Hassakeh hosts the U.S.’ Rimelan airbase. It is natural that al-Assad might be trying to eliminate the U.S. presence from Syria.

Either way, developments that are likely to shape the course of war and peace in Syria deserve the utmost attention.

Will the Mavi Marmara trials be dropped after the Turkish-Israeli deal?

A deal to normalize Turkish-Israeli relations that was signed on June 28 was passed by the Turkish Parliament on Aug. 19 in the eleventh hour, just before the legislature went to recess.

After the deal signed by the Turkish and Israel delegations in June was passed by an Israeli cabinet commission, the first shipment of aid from Turkey reached Gaza last month. However, the delay in passing the agreement through parliament due to domestic political considerations has produced concern in Israel.
One of the issues that has attracted the most attention on the agreement is the fate of the legal cases opened by the families of the Mavi Marmara victims against the Israeli commandos responsible for the 2010 raid.

There is a prevailing view that the cases against the high-level Israeli military officials held responsible for the Mavi Marmara incident will automatically be dropped once the agreement passes through parliament. An official I spoke with on the Foreign Policy Commission had more to say on the subject.

According to the text of the agreement, Israel will deposit 20 million dollars in compensation in a bank account opened by the Turkish government. If they desire, the victims’ families will be able to immediately withdraw the funds. However, in that families refuse to withdraw their cases, legal proceedings will continue, with Turkey ultimately set to shoulder any consequences – not Israel.

The agreement guarantees that Israel will be exempted from all legal and criminal proceedings that have either be opened against it or could be opened against it in the future in Turkey regarding the Mavi Marmara incident.

Some 32 cases are currently in the system, the official said, noting that two of these had been concluded. The official added that the terms of the agreement did not prevent citizens from opening cases against Israel in countries other than Turkey.

On May 31, 2010, Israel attacked the Mavi Marmara ship in international waters as it was transporting aid to Gaza, killing nine Turks and one Turkish-American. Two years after the attack, criminal cases were opened against Israeli authorities in Turkey.

In May 2014, an Istanbul Court for Serious Crimes issued a red notice for then-Israeli Chief of General Staff Rav Aluf Gabriel Ashkenazi, Navy Cmdr. Eliezer Alfred Marom, intelligence chief Amos Yadin and Air Force Cmdr. Avishay Levi. Despite the passage of two years, however, the Turkish Foreign Ministry has never passed the red notice onto Interpol.

In accordance with legal procedures, now that the agreement is accepted by parliament’s general assembly, it will be presented to President Recep Tayyip Erdoğanfor approval. After it goes into force with its publication in the Official Gazette, Israel is expected to deposit the compensation funds in the aforementioned account within 25 working days.

The two countries are then to exchange ambassadors as the first step of diplomatic normalization.
The Israel Prime Minister’s Office issued an official statement welcoming the Turkish Parliament’s decision and expressed hopes for the swift implementation of the agreement.

The approval of the agreement presents an important milestone in terms of the normalization between Turkey and Israel after six years, but the question of how the pair will henceforth handle the process is equally critical and will shape the course of bilateral relations.

 

Suriye siyasetinde geri adımın maliyeti

Bir süredir, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, biraz da batıyla gerilen ilişkilere meydan okuma şeklinde gelişen, Türkiye-Rusya-İran yakınlaşmasının Ankara’nın Suriye politikasına ne şekilde yansıyacağı tartışılıyor.

Rusya, Suriye’deki askeri-stratejik varlığını muhafaza etmek, İran ise hem bölgedeki Şii etkinliğini korumak hem de Lübnan’da Hizbullah’a giden lojistik hattını kaybetmemek adına Beşar Esad iktidarını destekliyor. Türkiye’nin ise Suriye politikasını Esad’ın iktidardan kısa sürede ineceği varsayımı üzerine kurduğu malum.

Suriye’de iç savaşın başladığı 2011’den bu yana özellikle Esad’ın iktidarda kalma direnci, IŞİD’in yükselişi, Suriyeli Kürtlerinin nufüz alanlarını genişletmesi gibi sahadaki belli başlı gelişmeler Ankara’nın zamanında öne sürdüğü kırmızı çizgileri birer birer geçersiz kıldı.

Ekim 2015’te -kısa süreli olmak koşuluyla- Esad’lı geçiş hükümetine destek vereceğini açıklayan Ankara, Suriye konusunda ilk geri adımı atmış oldu.

Türkiye için bir hayli hassas olan diğer konu ise, Suriyeli Kürtlerin sınır boyunca elde ettikleri Afrin, Cizre ve Kobane kantonlarını birleştirerek Akdeniz’e ulaşacak bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını önlemekti. Bu konuda hâlâ Ankara’nın tutunmaya çalıştığını görüyoruz.

Suriyeli Kürtlerin silahlı gücü YPG’yi PKK’nın uzantısı olarak gören Türkiye’nin ABD’yi sahada YPG ile işbirliği yapmaktan vazgeçirme çabaları -sahada desteklediği alternatif güçlerin başarısızlığından ve radikalizme kaymalarından ötürü- sonuçsuz kaldı. Suriyeli Kürtlerin Fırat’ın batısına geçmelerini kırmızı çizgi olarak niteleyen Ankara, Münbiç operasyonunun YPG ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri tarafından yürütülmesine belli şartlar karşılığında razı oldu.

12 Ağustos’ta Münbiç’i IŞİD’in elinden alan SDG’nin şimdiki hedefi Fırat’ın daha da batısındaki el Bab. Türkiye, ABD’den anlaşma şartlarına bağlı kalmasını ve YPG’nin ele geçirilen yerlerden çekilmesini talep ediyor.

Darbe girişimi ardından ABD ile zaten ilişkiler zaten yeterince gerginken tansiyonu yükseltmemek adına Washington’un Suriyeli Kürtler üzerine ağırlığını koyması muhtemel. Ancak örneğin, sahadaki mevcut kazanımlar sonrasında yeni bir müzakere süreci başladığı takdirde Suriyeli Kürtlerin masaya oturmasını engellemek mümkün olabilir mi? Özellikle bir önceki Cenevre görüşmelerinde Rusya’nın bu konunun en ateşli savunucusu olduğu düşünülürse.

ABD’den umduğunu bulmayan Ankara Kürtler konusunda Rusya ve İran’dan destek bulabilir mi ilerleyen günlerde daha net göreceğiz. Ancak Kürtlerin ABD ile arasını bozmadan Rusya ile de dengeli ilişkiler göz ettiği herkesçe malum. Moskova’daki PYD ofisi bir yana, Rus hava saldırılarının stratejik anlamda YPG’nin muhalif güçlere karşı önünü açtığı da birçok kereler basına yansımıştı.

Öte yandan, Suriye’de toprak bütünlüğünü koruyacak siyasi çözümden yana retorik dillere pelesenk olsa da, ABD Haseke-Rimelan’da hava üssü, Ruslar ise Kamışlı’daki kara ve hava üssüyle Suriye’de Kürt bölgesindeki askeri varlıklarını güçlendirmeye çalışıyor.

Bu bağlamda Suriye denkleminde Türkiye’nin Kürt meselesi konusundaki hassasiyetini bir nebze İran’ın paylaşması beklenebilir, özellikle yirmi yıldır uyuyan Kürt sorunu 15 Haziran’da Devrim Muhafızları ve İran Kürdistan Demokratik Parti güçleriyle yeniden başlayan çatışmalar sonucu ilginç bir şekilde alevlenmişken.

Her şekilde, Türkiye’nin Suriye’de Rusya ve İran çizgisine yaklaşması Esad’lı geçiş sürecine razı olmaktan öte, sahada destekleyeceği muhalifler konusunda birtakım tavizler vermesini gerektirecek.

Rusya, Türkiye’den Suriye sınırını kapatması için gerekli uydu görüntüleri dahil istihbarat paylaşımına açık olduğunu belirtiyor. Bu konudaki diplomatik pazarlıklar süredursun, ilişkilerdeki güven bunalımı anlaşılan o ki, buraya yansıtılandan daha derin. Foreign Policy dergisinde bu hafta yayınlanan makale, Rusya Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Vitaly Churkin’in kapalı oturumda Türkiye’yi Suriye’deki terörist gruplara silah göndermek ve teröristlerin geçişlerine izin vermekle suçladığı öne sürüyor. Geçtiğimiz mayıs ayında yine Churkin’in IŞİD’e lojistik destek verdiği iddiasıyla bazı Türk şirketlerinin listesini BM’e verdiği sır değil.

Türkiye’nin Suriye siyasetine nasıl bir yön belirleyeceği konusunda üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer önemli nokta ise 2008’den beri Suriye’deki gelişmeleri yerinden gözlemleyen gazeteci Hediye Levent’in de dikkat çektiği üzere, Türkiye’nin muhaliflere sağladığı desteğin kesilmesinin içeride ve dışarıda birtakım maliyetleri olacağı. Levent’in önemle altını çizdiği “Suriye’den geri dönecek cihatçılar sorunu” konunun güvenlik boyutu. Böyle bir durumda “Türkiye’nin Suriye politikasını sürdürme veya değiştirme kararı farklı senaryolarla yıllardır ötelenen cihatçı tehdidi ile yüzleşmesini tetikleyebilir.”

Öte yandan, Türkiye’nin Suriye siyasetinde Rusya ve İran’a yaklaşmasının başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere Körfez ülkeleriyle arasını bozma olasılığı da işin siyasi ve ekonomik maliyetini ön plana çıkarıyor.

Kuşkusuz, dış politikada revizyonun önemli bir parçası Suriye. Geç de olsa birtakım adımlar mutlaka atılacak. Ancak, tedavisi geciktirildiğinden kangren olan hastayı masadan canlı kaldırmak için bu kez saf tutulacak taraflar ile birlikte izlenecek siyasetin getirileri ve maliyetlerini doğru hesap etmek gerekiyor.

What happened in Armenia?

As if a contagious virus has spread across international boundaries, just two days after Turkey’s failed coup attempt, an armed group of gunmen gained control of Armenia’s police headquarters and took the chief of police hostage in what was described as an attempted coup.

The group, which dubbed itself the “Daredevils of Sassoun,” demanded the Serzh Sargsyan government step down and release “political prisoners,” including Zhirayr Sefilian, an activist and veteran military commander who is considered as a hero of the Nagorno-Karabakh War among Armenians.

Sefilian was arrested in June amid allegations of a plot to seize buildings and communications facilities. He has been particularly critical in the government’s handling of the long-running Karabakh conflict.

The two-week standoff ended when the gunmen surrendered on June 31, following a heavy government crackdown on protestors with tear gas, stun grenades and smoke bombs to disperse crowds, which killed two police officers and wounded several people on both sides.

Interestingly, just two days before the crisis, Turkish Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu was in Baku. During a joint press conference with his Azeri counterpart, Çavuşoğlu stated that Turkey could normalize relations with Armenia under conditions accepted by Baku and that the thaw between Ankara and Moscow could have a positive impact on resolving the Karabakh conflict.

Against this backdrop, the timing of the coup attempt in Armenia inevitably leads one to question the possible foreign links behind the crisis.

“The crisis began as a criminal act by a small, radical and fringe opposition group with little support,” says Richard Giragosian, director of Yerevan’s Regional studies Center (RSC). “However, it sparked a deeper and more divisive confrontation driven by a combination of serious discontent within the country and a sense of accumulated frustration with an unpopular government.”

According to Giragosian, there are three underlying factors behind the coup attempt. One is the growing discontent within Armenian society at widespread political corruption. Armenians have grown weary of rigged elections and the widening disparities in wealth and power that have come to divide the country.

“The crisis in this sense was not surprising and can be seen as inevitable, given the backdrop of a demonstrably deep division and pronounced polarization of Armenian politics,” argues Giragosian.

But he also suggests that the overreaction of the police that responded to the crisis with a sweeping crackdown, including reckless assaults targeting journalists and the arbitrary mass arrests of civic activists with little to no ties to the hostage takers, fueled the tension further, generating public solidarity with the gunmen.

But there is also a foreign policy dimension which, according to Giragosian, reflects itself in the new sense of insecurity and pronounced fear at concessions by Yerevan in the Karabakh conflict.

Although the hostage standoff has ended, the crisis is likely to have serious repercussions for both domestic politics and the foreign policy of the Sargsyan government.

In this context, the youth appear as an agent for change, but Giragosian advises us to closely follow the emerging new political opposition around parliamentarian Nikol Pashinyan, one of the leaders of the opposition “Civil Contract” political party, who was the only person accepted by all sides as an interlocutor during this crisis.

Pashinyan is known to be one of the most outspoken critics of the Armenian-Russian air defense system deal, which Armenia’s parliament approved on June 3. Opponents of the deal claim that transferring control over the country’s air defense system to Russia will turn Armenia into Moscow’s satellite. The four-day war around Karabakh in April this year resulted in heavy casualties on the Armenian side, and many came to criticize Moscow’s double dealing in selling arms to Azerbaijan.

In light of these developments, political change might be under way in the neighborhood, which also indicates that the resolution of the Karabakh quagmire requires a popular consensus aside from the mere reconciliation between political elites.

However, from a broader perspective, Armenia’s experience also harbors a potential lesson for Turkey at a time when it is seeking closer ties with Russia: namely, that the loss of sovereignty might be the cost of flying too close to Moscow.

Batılı müttefiklerin telafi ziyaretleri

Batılı müttefikler, 15 Temmuz’daki başarısız darbe teşebbüsünü takiben Ankara ile aralarında derinleşen güven bunalımını kontrol altına almaya yönelik birtakım adımlar atıyor.

Bu çerçevede ilk olarak 22 Temmuz’da İngiltere Dışişleri Bakanlığında görevli, ABD ve Avrupa’dan sorumlu Devlet Bakanı Alan Duncan incelemelerde bulunmak üzere Türkiye’ye gelmişti.

Bu hafta ise ABD Genelkurmay Başkanı General Joseph F. Dunford, önce İncirlik Üssü, ardından Ankara’yı ziyaret etti. Darbe gecesi bombalanan TBMM’ye de giden Dunford buradan darbe girişimini kınadı ve Türk-Amerikan ilişkilerine dair mesajlar verdi.

Kuşkusuz, Dunford’un ilk durağının İncirlik Hava Üssü olması her ne kadar Bağdat üzerinden geliyor olsa da rastgele bir seçim değildi. Türk-Amerikan ilişkilerinin taşıyıcı kolonu sayılan askeri ittifak ilişkilerine de bir gönderme vardı. Türkiye’nin 15 Temmuz ertesinde İncirlik Üssünü geçici olarak kapatıp daha sonra açması, darbe girişimin arkasında ABD olduğu iddialarından hareketle, İncirlik Üssünü siyasi bir koz olarak kullanabileceği şeklinde yorumlandı.

Bu bağlamda, ABD Savunma Bakanlığı’ndan Dunford ziyaretine ilişkin yapılan açıklama, iki ülke arasında tansiyonu düşürerek, bir taraftan IŞİD’le mücadele eden koalisyon güçlerinin operasyonlarının sekteye uğramasından duyulan endişeleri gidermek, bir taraftan da NATO ittifakına yönelik güven tazelemek amacını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Şu bir gerçek ki, Batılı liderlerin darbe girişimi karşısında seçilmiş hükümete sahip çıkmak konusundaki tereddüdü Türkiye’de müttefikleri tarafından yalnız bırakıldığı algısı yarattı. Her ne kadar dile getirilen endişeler yersiz olmasa da, ülke içinde güvenlik tehdidi halen sürerken Avrupa ve ABD’nin demokrasi ve insan hakları ihlallerine odaklanmaları darbe gecesi tankların önüne kendini siper etmiş kesimlerce en hafifinden ikiyüzlü olarak değerlendiriliyor. Dahası ekonomik derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin kredi notunu olumsuza çevirmesi de darbeyle indiremedikleri hükümeti ekonomik yöntemlerle alaşağı etmek isteyen çevreler olduğunu iddia eden komplo teorilerine geçit veriyor.

Hal böyleyken, Türkiye’nin NATO ile ittifak ilişkilerini gözden geçirmesi üzerine tartışmaların alevlenmesine pek de şaşırmamak gerek. Özellikle darbe girişiminin başından itibaren hükümete koşulsuz desteğini ifade eden Rusya ile yakınlaşma sürecine giren Türkiye’nin, ABD ve NATO’ya alternatif bir müttefik arayışına girebileceği endişesi, Batılı ülkelerin gecikmeli de olsa giriştikleri diplomatik atağı bir nebze açıklıyor. Yine bu hafta Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’ın Türkiye’ye gelmesi bekleniyor.

Benzer şekilde Türkiye’nin de darbe girişimini tek taraflı ele alan batı kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla bir diplomasi kampanyası başlattığının altını çizelim. Bu çerçevede Kanada, Fransa, Belçika, İngiltere ve ABD’ye heyetler gönderildi. Özellikle ABD’ye darbe girişiminin planlayıcısı kabul edilen Fethullah Gülen’in iadesine yönelik daha önce verilmiş dosyalara ek olarak -iade sürecine dek tutuklanmasını sağlayacak- birtakım deliller sunulduğu söyleniyor.

Ancak gerek ABD gerekse AB ile ilişkilerin rayına oturması biraz da batıdaki Türkiye algısının olumlu yönde değişmesine bağlı.

Örneğin, darbe girişimi sonrası devlet içindeki paralel örgüt yapılanmasının tasfiye edilme sürecinin bir cadı avına dönüşmeyeceği, gözaltına alınanların insan haklarından mahrum bırakılmayacağı ve en önemlisi de hukuk devleti çerçevesinde adil bir yargılama sürecinden geçirilecekleri konusunda güvence verilmesi gerekli.

Başbakan Binali Yıldırım’ın CHP genel başkanlığına ilk kez yaptığı ziyarette dikkat çektiği üzere batıdaki Erdoğan karşıtlığının giderilmesi, ancak Türkiye’nin üzerine yapışan otoriter ülke imajının düzeltilmesiyle mümkün olabilir.

Darbe girişimi ertesinde yakalanan birlik ve beraberlik ruhunun meclisteki tüm partileri kapsayacak şekilde genişletilmesi ve ülke içindeki tansiyonun düşürülmesi yönünde atılan adımların devamı, siyasi iradenin bu konudaki samimiyetini test etmiş olacak.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kereye mahsus olmak kaydıyla hakaret davalarını düşürme kararı, AK Parti ile Fethullah Gülen Cemaati arasındaki geçmişteki ilişkilere dair pişmanlıkların dile getirilmesi, meclisteki anayasa çalışmalarına HDP’nin de dahil  edilebileceği ve ‘Demokrasi Şöleni’nin son ayağı olarak bu pazar düzenlenecek Yenikapı Mitingine muhalefet partilerinin de (HDP de olsa çok iyi olurdu) davet edilmesi umut verici. Bir anlamda Türkiye’nin bir kez daha “Yetmez ama Evet” anını yaşadığı söylenebilir.

Yalnızca içeride değil, dışarıda da güçlü bir ülke olabilmenin anahtarı ise, iktidarın, 15 Temmuz girişiminden alınan dersler ışığında, darbe karşıtı siyasi uzlaşı tabanının sağladığı itici gücü,  Türkiye’nin laik, demokratik, hukuk devleti olması yönünde atılacak adımlar için kullanıp kullanmayacağına bağlı.

Turkey’s shift of axis

In the wake of the July 15 coup attempt, Turkey’s relations with its Western partners have taken a nosedive, while the acceleration of efforts at Turkish-Russian normalization has triggered a debate about a possible shift in Turkish foreign policy.

Turkish-Russian rapprochement has gained momentum after President Recep Tayyip Erdoğan extended regrets and an apology for the downing last year of a Russian plane in a letter to President Vladimir Putin.

The coup attempt provided an opportunity for the Turkish government to keep a tally of friends and foes both at home and abroad. Compared to the cautious stance of its Western allies, which was perceived as ambivalence in Ankara, Iran and Russia were among the first to offer solid support and condemn all sorts of military interventions in the early hours of unrest.The day after the coup, Putin personally called to offer condolences for the loss of soldiers and civilians in the coup attempt, and the two leaders scheduled a meeting in Moscow on Aug. 9.

Disillusion with the United States and the European Union, combined with a sense of betrayal, leads Turkey to question the significance of the Western alliance and NATO in particular, pushing Ankara closer to Russia.
But the critical question to be raised here should be whether or not jeopardizing ties with the Western allies serves Turkey’s interests at a time when it has been recovering from its not-so- precious loneliness.

Turkey and Russia, as neighbors, have a shared interest in maintaining cordial relations, which is why rapprochement efforts should be welcome.

Their economic interdependence fostered the compartmentalization of bilateral relations, insulating economic interests from political disputes. Thus, until the downing of the Russian jet, Ankara and Moscow managed to weather their policy divergences in Eastern Europe, the Caucasus and the Middle East.

But the crisis last year also showed that economic interdependence worked against Turkey. Now, the wise approach would be to establish a partnership on equal terms. A shift of axis, on the contrary, means abandoning the balances between the West and the East – something that would likely increase Turkey’s vulnerability.

Although Turkey and Russia are two countries which are somewhat excluded from the European integration process, the prospects for the emergence of an axis of the excluded has limitations due to their divergent interests in the region. Take Syria, for instance: Will Turkey be able to sustain the policy of compartmentalization any longer, especially when Russian-deployed S-400 missiles loom in Latakia? Even though the government previously signaled a softening in its stance toward Syrian President Bashar al-Assad, Moscow and Ankara still do not see eye to eye when it comes to either the Syrian Kurds or the moderate opposition forces on the ground.

And then there is the security cost of breaking ties with the NATO. As a result of the recent crackdown on coup plotters, the Turkish military has lost a number of personnel including those in charge of conducting military operations against the Kurdistan Workers’ Party (PKK) and the Islamic State of Iraq and the Levant (ISIL). Facing a security deficit along its southeastern border, Turkey needs NATO support more than ever. Foreign Minister Çavuşoğlu’s statement in which he emphasized Turkey’s rapprochement with Russia was not an alternative either to the NATO or the E.U came as a relief.

Since foreign policy choices will have a bearing not only on the security architecture in the region but also on the future of the domestic regime, decisions should be dominated by prudence instead of anger and frustration. It certainly makes for difficult times!